YOLLAR BOŞ, MEYDANLAR SESSİZ: 15 GÜNLÜK ANADOLU TURUNUN ARDINDAN TURİZMİN RÖNTGENİ!
Yaklaşık 15 günlük bir Antalya ayrılığının ardından, yeniden turizmin başkentine döndüm. Bu süre zarfında sırasıyla Çanakkale, İstanbul, Safranbolu ve Afyonkarahisar’ı kapsayan geniş bir rotada, turizmdeki gelişmeleri yerinde gözlemleme şansı buldum. Gezdim, gördüm, notlarımı aldım.
Peki, bu seyahatten aklımda neler kaldı? Gelin, hep birlikte Anadolu turizminin bugünkü fotoğrafına bir bakalım.
Yollardaki Sakinlik Hayra Alamet mi?
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; her yıl düzenli olarak yaptığım bu tarz kültür gezilerinde bu defa beni en çok şaşırtan şey, yollardaki sıra dışı sakinlik oldu. O devasa otobanlar, duble yollar adeta bomboştu; araç sayısını inanın elle sayacak kadar azdı. Yol üstü dinlenme tesislerinde de durum farklı değildi. Yollara yansıyan bu ıssızlık, aslında ekonomik gidişatın ve yerli turizmin nasıl etkilendiğini net bir şekilde gözler önüne seriyordu.
Çanakkale: Tarihin İzleri ve "Limni" Tartışması
İlk durağım, barışın ve özgürlüğün kenti Çanakkale’ydi. Şehir genel olarak bildiğimiz sakinliğini koruyor ancak bir turizmci gözüyle baktığımda, kentin biraz daha temizliğe ve özene ihtiyacı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.
Bugünlerde Çanakkale turizminin en önemli gündem maddesi, yeni başlayan Çanakkale - Limni Adası seferleri. Kent ikiye bölünmüş durumda: Bir kesim bu seferlerin bölgesel turizme büyük katkı sağlayacağını savunurken, diğer kesim "Kendi adalarımız (Gökçeada ve Bozcaada) daha çok hizmet beklerken, Limni nereden çıktı?" diyerek tepkisini dile getiriyor. Bana göre bu gelişme, uluslararası turizm potansiyeli açısından kesinlikle olumlu bir adım. Ancak yerel esnafın ve kendi adalarımıza yönelik eleştirilerin de göz ardı edilmemesi, bu sese kulak verilmesi gerekiyor.
Çanakkale’de beni en çok gururlandıran ise Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmaları oldu. Şehitliklerimiz, hayata geçirilen vizyoner projelerle her geçen yıl gerçek bir açık hava müzesine dönüşüyor. Hele çocukluğumda harabe ve metruk bir halde hatırladığım Seddülbahir Kalesi… Alan Başkanı sevgili dostum İsmail Kaşdemir ve ekibinin titiz çalışmalarıyla öyle bir restorasyondan geçmiş ki, mimarlık ve koruma alanında uluslararası ödüller kazanmış bir şahesere dönüşmüş. Alkışı sonuna kadar hak ediyorlar.
Tabii ki Çanakkale’ye gelip de boğazda balık yemeden, meşhur Ezine peynirimizi ve peynir helvamızı tatmadan dönmek olmazdı. Lezzet duraklarının ardından rotamızı İstanbul’a çevirdik.
Tarihi Yarımada'da Alışılmadık Bir Sessizlik
İstanbul’da turizmin kalbi Sultanahmet’te, değerli dostum Serdar Balta’nın genel müdürlüğünü yaptığı Ottoman Hotel Imperial’de konakladım. Ancak Sultanahmet Meydanı’na çıktığımda gözlerime inanamadım. O iğne atsan yere düşmeyecek kalabalıklara alışık olduğumuz tarihi meydan, adeta ıssızlığa bürünmüştü; insanları elle saymak mümkündü. Neyse ki Sarayburnu’nda nefis bir boğaz havası alırken, limana yanaşan kruvaziyer gemilerinden inen turistlerin cılız da olsa yarattığı hareketlilik biraz olsun teselli verdi.
Dünya Mirası Safranbolu ve Mencilis Büyüsü
İstanbul’un ardından rotamız dünya kültür mirası Safranbolu’ydu. Tarihi konaklarıyla ünlü bu kadim ilçemizin özellikle eski yerleşim bölgesindeki sessizlik hüzün vericiydi. Görüştüğüm esnaflar, bu yıl işlerin hiç iyi gitmediğinden ve ziyaretçi sayısının ciddi oranda düştüğünden dert yandı. Sokaklardaki az sayıda Japon turist grubu ise sanki Safranbolu’nun turizmdeki nazar boncuğu gibiydi.
Ancak bu bölgede beni adeta büyüleyen gizli bir hazine keşfettim: Bulak (Mencilis) Mağarası.
Doğal Bir Mucize: Mencilis
Toplam 6.5 kilometre uzunluğu ile Türkiye'nin en önemli mağaralarından biri olan bu yapının, 380 metrelik kısmı yürüyüş parkuru ve aydınlatma ile turizme açılmış. İçerideki yer altı nehirleri, göletler, şelaleler, sarkıt ve dikitler tek kelimeyle büyüleyici. "Doğal Varlık" olarak tescillenen bu mağara, macera ve doğa tutkunları için mutlaka görülmesi gereken bir yer.
Gastronominin ve Termalin Başkenti: Afyonkarahisar
İki günlük Safranbolu mesaisinin ardından son durağım Afyonkarahisar oldu. Açık konuşmak gerekirse, hemen yanı başındaki Antalya milyonlarca turisti ağırlarken, Afyon’un turizmden hak ettiği payı alamadığını düşünüyorum.
Bizler Afyon’u çoğunlukla sucuk, kaymak ve lokum üçlüsüyle bilsek de, burası aslında tescilli bir gastronomi kenti. Üstelik sadece mutfağıyla değil; mistik Frig Vadisi ve Ulusal Kurtuluş Mücadelemizin yazıldığı o şanlı topraklarıyla muazzam bir kültür potansiyeline sahip.
Termal turizmin de başkenti olan bu şehirde NG Afyon'da konakladım. Burada, NG Hotels Afyon Otel Satış Müdür Yardımcısı değerli kardeşim Hamdi Erzincanlı ile bir araya gelerek bölge turizminin bugününü ve geleceğini masaya yatırdık. Verimli ve keyifli bir fikir alışverişi oldu. Ortak paydamız şu: Afyon’un şu sıralar en çok ihtiyaç duyduğu şey, çok güçlü bir tanıtım kampanyası ve etkili bir lobi faaliyeti.
Son Söz: Gezilecek Çok Yer Var Ama...
Ülkemizin her bir köşesi, insanı kendine hayran bırakan farklı bir atmosfere, gez gez bitmeyecek bir zenginliğe sahip. Ne var ki, günümüzde yaşanan ekonomik sıkıntılar, insanların bu güzelliklere ulaşmasının önüne büyük bir set çekiyor.
Yollardaki o derin sessizlik, esnafın yüzündeki endişe ve acenteci ve otelcilerimizin dertli söylemleri de bu acı gerçeği ne yazık ki doğruluyor. Umuyorum ki, turizmimizi yeniden o eski, cıvıl cıvıl ve bereketli günlerine döndürecek doğru stratejiler en kısa sürede hayata geçirilir.
Halil ÖNCÜ / Turizm Dosyası






