ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM: GURBETİN TOZUNDAN AKDENİZ'İN ZİRVESİNE BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: ‘HAKAN SAATÇİOĞLU’

Halil ÖNCÜ (ANTALYA) - Karşımda, Antalya turizminin bugününü şekillendiren en deneyimli isimlerden biri oturuyor. Limak Otelleri Genel Koordinatörü Hakan Saatçioğlu ile geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM: GURBETİN TOZUNDAN AKDENİZ'İN ZİRVESİNE BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: ‘HAKAN SAATÇİOĞLU’

Onun hayat hikayesini dinlerken, arkada adeta siyah beyaz bir film şeridi dönüyor. Hikaye, 1966 yılının Malatya’sında başlıyor ama çok geçmeden gurbetin o soğuk yüzüyle tanışıyor...

Sessiz Çocukluğun Hırçın Günleri: Gurbetle İlk Tanışma!

"Ben Türkiye'de, Malatya'da doğdum. Henüz 7 yaşındayken, 1973 yılında ailemle birlikte Almanya'ya gittim. Bütün okul hayatım orada geçti diyebilirim. Ama o ilk iki üç yıl benim için gerçekten çok kötü ve zor geçti. Tek bir kelime bile Türkçe dışında dil, yani Almanca bilmiyordum. Kendimi ifade edemediğim için de çok hırçınlaşmıştım; derdimi anlatamadıkça kaba kuvvete başvurmak zorunda kalıyordum. Çok haylaz, çok yaramaz bir çocuktum o yıllarda. Ne zaman ki Almanca öğrenmeye başladım, Alman arkadaşlarım oldu, işte o zaman işler benim için daha iyiye gitmeye başladı."

Kendini ifade edemeyen bir çocuğun hırçınlığı... "Çok insani ve bir o kadar da gurbetçi çocuklarının ortak kaderi. Peki, okul bittikten sonra meslek seçimi dönemi nasıl geldi? O dönem Almanya’daki Türk gençlerinin profili nasıldı?" diye soruyoruz Hakan Saatçioğlu'na...

"Orada ortaokulu bitirdim. O dönemde, yani 1985, 86, 87 yıllarında gurbete giden Türklerin çoğunun tek bir derdi vardı: Bir an önce para kazanmak, bir ev alabilmek ve eve katkıda bulunabilmek. Bu zihniyetten dolayı herkes hemen bir meslek seçiyordu. O yıllarda Türkiye'den gelen kişilerin seçtiği topu topu iki tane popüler meslek vardı; bir tanesi araba tamirciliği, ikincisi de kuaförlük. Ama ikisi de bana uymuyordu, içimden gelmiyordu. İşte o süreçte babamın mesleği bana merak sardı. Babam dedi ki: "Sen turizm otelcilik yap."

Burada araya girmek gerekiyor. Çünkü Hakan Bey’in turizme olan merakı sadece bir tavsiyeyle değil, aslında genlerine işleyen bir "baba mirası" hikayesiyle başlıyor. Saatçioğlu soyadının turizmdeki kökleri, bir dönemin efsanevi Tarabya Oteli’ne kadar uzanıyor...

"Babamın adı Nedim Saatçioğlu. Kendisi bir dönem İstanbul Tarabya Oteli’nde resepsiyonistlik yapmıştı. Ama ondan da önce, Almanya Münih’teki Intercontinental Otel’de çalışmıştı. Hem de en alttan başlayarak; bulaşıkhanede çalıştı, serviste çalıştı, housekeeping’de çalıştı... En son oradan ayrıldığında arkasında müthiş bir tecrübe bırakmıştı. Evde bize o yaşadıklarını, nasıl çalıştığını, nasıl emek vererek para kazandığını anlatırdı. Onun o hikayeleri beni hep çok etkiledi. Otelcilik bana çok hareketli, çok canlı bir iş olarak göründü. İşte bu yüzden 1978 yılında otelcilik mesleğine kesin olarak karar verdim."

Karar vermek işin ilk adımı tabii, ama Almanya’da bir Türk genci olarak o dönemlerde staj yeri bulmak, bir otelin kapısından içeri adım atabilmek de bir o kadar zordu. Ama genç Hakan bunu da hırsı, azmi ve babasının da büyük desteği ile başardı.

"Hiç kolay olmadı. Almanya'da sistem farklıdır; hangi mesleği edinmek istiyorsan önce kendine bir staj yeri bulman gerekir. İş yeri seni üç yıl boyunca stajyer olarak kabul edecek, hem okula gönderecek (%20 okul, %80 iş hayatı) hem de pratik yaptıracaktır. Ben otelci olmak için tam 22 tane otele başvurdum! Ama bir Türk olduğum için hiçbirinden kabul görmedim, kapılar yüzüme kapandı. En sonunda babam devreye girdi. Babam bayağı girişken bir adamdı. Beni aldı, bize yakın olan yerde, Hotel Ruf Pforzheim adında 50 odalı küçük bir otele götürdü. Oranın genel müdürüyle konuşacaktı. Aslında o çaptaki bir otelde genel müdür "fantezi" bir isim kalıyor; adam hem resepsiyonda duruyor, hem servise bakıyor, yeri geliyor mutfağa giriyordu. Babam adama gitti ve o eski esnaf usulüyle, "Bu çocuğu al; eti senin, kemiği benim" dedi. Adam şaşırdı tabii, "O ne demek?" dedi, babam da "Bizde böyle derler" diyerek beni oraya çırak verdi."

Kravat Hayali Kurulurken: Sabaha Karşı Daktilo Tıkırtıları...

"Eti senin kemiği benim..." Bugünün dünyasında belki çok uzak gelen bu sert Anadolu düsturu, o yıllarda Almanya’da bir Türk gencinin hayatını kurtaran en büyük anahtar oluyor. Hakan Saatçioğlu, turizmin o zorlu mutfağına ilk adımını işte bu küçük ama ruhu olan otelde atıyor.

"İlk 6 aylık staj sürem benim için inanılmaz bir cehennem gibiydi! Mutfakta, serviste o kadar zorlandım ki... Ama pes etme şansım da yoktu, arkamda mesleksiz kalma korkusu vardı. Sonunda otelci olacaktım, sabrettim. Zamanla serviste o kadar iyi oldum ki, oteldeki tüm stajyerlerden çok daha yüksek performans gösteriyordum. Otelin genel müdürü Herr Casa Granda misafirler tarafından çok sevilen, giyim kuşamından konuşma tarzına kadar hayranlık uyandıran etkili bir isimdi. Ben de hep ona bakıp "Ben de bunun gibi olmak istiyorum" diyordum. Yaşım 17, serviste harikalar yaratıyorum, para kazanıyorum ama babam sürekli baskı yapıyor: "Oğlum ne zaman resepsiyona geçeceksin? Kravat takmayacak mısın?" En sonunda otel müdürüne söyledim ve beni resepsiyona aldılar. Ama benim için tam bir hayal kırıklığı oldu! O serviste fırtına gibi esen çocuk, bir anda neyi nereye yazacağını bilemez hale geldi. Bilgisayarı kullanamıyorum, daktiloda yazamıyorum, bambaşka bir dünya... Hatta arkamdan, "Hakan'ı resepsiyonda fazla ön plana çıkarmayın, bilgisayara yaklaştırmayın" diye konuşuyorlardı. Bu durum ağırıma gitti. İnat ettim; akşam saatlerinde herkes evine gidip yatarken ben otele geliyordum. Boş ofiste oturup sabahlara kadar "tak tak tak" diye daktiloda hızlı yazmayı öğreniyordum. Kendimi geliştirdim ve resepsiyonu da çok iyi kıvırdım."

Azim her kilidi açar derler ya, Hakan Saatçioğlu'nun da tam o hesap.

Hakan Saatçioğlu bu süreçte eğitim durmadı, çalışırken bir yandan da akademik kariyer kapılarını zorladı...

"Mesleği öğrendim ama babam yine durmadı, "Yükseğini yapman lazım" dedi. O dönemde ortaokul mezunuydum. Üniversiteye, akademiye gitmek için liseyi bitirmek gerekiyordu. Almanya’da şöyle güzel bir sistem vardı: Eğer bir mesleğin varsa ve sonradan okumak istersen, iki yıl boyunca akşam okuluna giderek dışarıdan liseyi bitirebiliyordun. Ben de öyle yaptım. Gündüz çalıştım, her gün akşam okuluna gittim ve aynı zamanda geceleri de o otelde gece müdürü olarak görev yaptım. Lise diplomasını alır almaz Heidelberg’deki Üniversiteye başvurdum . 1988-1990 yılları arasındaydı. İki yıl boyunca sırf okula gittim ve orada adeta "otelcilik üzerine endüstri mühendisi" kafasıyla mezun oldum. İşimi severek yapıyor, büyük heyecan duyuyordum."

1992’nin Soğuk Ocağında Bir Genç: İstanbul Sheraton’da 'Almanın Oğlu' Olmak!

Hakan Saatçioğlu’nun hikayesinde en çok dikkatimi çeken şey, hiçbir başarının ona altın tepside sunulmamış olması. Gündüz mesai, akşam lise, gece nöbet... Bu yoğun disiplin, onun ileride uluslararası dev markaların dikkatini çekmesini sağlayacaktı. Nitekim Heidelberg sonrası İngiltere macerası ve ardından gelen İstanbul Sheraton dönemi ve ardından Antalya macerası hayatının dönüm noktalarından biri olacaktı.

"Heidelberg Üniversitesini bittikten sonra İngilizceyi ilerletmek için İngiltere’ye gittim, orada Gatwick Hilton otelinde Managemnet Tranee olarak bir yıl zor şartlarda, çok yoğun bir otelde performans gösterdim. Sonra 1991 yılında Almanya’ya döndüm. Pforzheim’da yeni açılan 200 odalı lüks bir otelde yiyecek içecekten sorumlu Genel Müdür Yardımcısı oldum. Orada patronlar beni çok sevdi, sabah 7 gece 1 durmaksızın çalışıyordum. Kardeşim de arkamdan aynı okulları bitirip İngiltere’ye gitmişti. Bir gün patronuma Türkiye’ye gitmek istediğimi söyledim. İstanbul Sheraton’ın başında Alman bir Genel Müdür (Michael Seufert ) vardı. Patronum bana, "Onun aradığı Yiyecek İçecek (F&B) Müdürü sen değilsin, sende o profil yok" dedi. Ben yine inat ettim. İki tane CV hazırladım; birini Türkçe direkt otele, diğerini Almanca genel müdüre yolladım.

İki buçuk ay sonra bizzat Michael Seufert beni aradı! Gerçek bir rol modeldi. Beni Frankfurt Sheraton’ın İK müdürüne yönlendirdi. Gittim, orada üç ofisten geçip 3 saat mülakat yaptım. İK müdürü mülakatın sonunda yüzüme baktı ve "Ben olsam seni işe almam. Tecrüben yok, ayrıca İstanbul’daki o genel müdür manyağın tekidir, seni orada yaşatmaz" dedi. Omuzlarım düşük eve döndüm. Ama bir hafta sonra Michael Seufert yine aradı: "Böyle olmayacak, sana Lufthansa’dan uçak bileti yolluyorum, atla İstanbul’a gel, seni göreceğim" dedi. Geldik, pazar günü kahvaltıda buluştuk. Adamın duruşundan o kadar etkilendim ki, bana "Gel garson olarak başla" dese başlayacaktım, o kadar istekliydim. Bana, "Seni direkt F&B Müdürü yapamam ama Yardımcısı olarak alayım, 6 ay sonra performansına bakıp müdür yapacağım" dedi. Hiç düşünmeden kendime güvenim tamdı İstifa ettim, geldim."

Genç yaşta, kurtlar sofrası denebilecek koca bir İstanbul oteline, üstelik Almanya’dan gelen "yabancı" bir vizyonla giren Hakan Saatçioğlu'nun buradaki yaşadıkları da hayli ilginç.... 

"1 Ocak 1992’de işe başladım. Benim sorumlu olduğum 150 kişilik kadrodakilerin hepsi benden büyüktü, tabiri caizse hepsi birer "dinozor"du. Beni çocuk gibi görüyorlardı ama pozisyona da saygıları vardı. Onlara hiç görmedikleri bir yöneticilik tarzı gösterdim; bankete onlarla beraber giriyor, onlarla birlikte masa taşıyordum. Yine sabah 7 gece 1 mesaisi... ekibimin haklarını koruyup Kendimi kabul ettirdim . Genel müdürümüz beni kanatlarının altına aldı; gerçek hayatta bütçe yapmayı, yönetim stratejilerini ondan öğrendim. Söz verdiği gibi 6 ay sonra beni F&B Müdürü yaptı. Normal bir departman müdürünün 4 katı maaş alıyordum. Tabii bu yüzden diğer müdürler benden biraz haz almazlardı, beni "Almanın oğlu" diye görüyorlardı. Orası benim için ikinci bir büyük okul oldu, 1995’e kadar çalıştım."

Akdeniz’e Düşen İlk Cemre: Şantiyenin Tozunu Yutarak Büyümek

Hakan Saatçioğlu, İstanbul’daki bu parlak dönemden sonra rotasını Antalya’ya, yani Türk turizminin kalbine çevirir.

"Aslında yurt dışına gitme imkanım vardı ama çok tercih etmedi, Türkiye’de kalmak istedi. Mengü Bey’in yanına, Belek Şun Zeynep Otel’e Genel Müdür Yardımcısı olarak geldim. Yıl 1995... O döneme kadar Antalya’yı hiç bilmiyordum. Orada bir yıl çalıştım; orası da benim için neyin, nasıl yapılmaması gerektiğini gördüğüm çok ayrı, ders niteliğinde bir okul oldu.

Torpil Değil, Ateşten Gömlek: Limak Arcadia'da patronun Yeğeni Olmanın Ağır Sınavı!

Tam o sırada Belek’te Limak Grubu’nun ilk oteli olan Limak Arcadia’nın açılışı yapılacaktı. Bizim patronumuz Nihat Özdemir –ki kendisi benim öz dayım olur– beni çağırdı: "Hadi gel otel hazır, Genel Müdür Yardımcısı olarak başlıyorsun" dedi. Genel Müdürümüz çok değerli ve tecrübeli bir isim olan Birol Kaymaz’dı."

Turizm camiasında sıkça konuşulur; akrabalık ilişkileri bazen avantaj gibi görünür. Ancak Hakan Saatçioğlu’nun durumunda Nihat Özdemir’in yeğeni olmak, ona bir imtiyazdan ziyade iki kat daha fazla sorumluluk ve yük getirmiş. Şantiyenin tozunu yutarak, tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş bir profesyonelden bahsediyoruz...

"Nihat Özdemir’in benim dayım olması bana hiçbir zaman bir "+" sağlamadı, aksine "-" oldu diyebilirim. Çünkü inşaat sektöründen geldikleri için otelcilikten ziyade yapıya, şantiyeye odaklanıyorlardı. Ben aileden ve Sheraton eğitimi almış biri olduğum için doğrudan işin içine gömüldüm; satın almanın, satış pazarlamanın tam ortasında yer aldım. Bizimkiler doğrudan genel müdürü aramaz, beni ararlardı, fırçayı biz yerdik. Ama bu sayede inşaatın tozunu yuttum, proje okumayı, mimarlarla çalışmayı çok iyi öğrendim.

Ardından 1998 yılında Limak Limra’nın açılışı için Kemer’e geldik. Yine Genel Müdür Yardımcısıydım. Orada Kaan Bey (Kaan Kaşif Kavaloğlu) ile tanıştık, rahmetli Teoman Ermete başımızdaydı. Kaan Bey satıştan sorumludu, ben de operasyonda. Biz öyle muazzam bir enerji yakaladık ki, yönetim bizim üzerimize bir genel müdür bulamadı. Dediler ki: "Hakan’ı genel müdür yapalım, Kaan da genel müdür yardımcısı olarak devam etsin." Kaan Bey hiç ikiletmedi, kabul etti. Ama biz alınacak tüm kararları her zaman ortaklaşa, omuz omuza verdik. Otel o kadar büyüktü ki, ilk açıldığı yıllarda mülakata aldığım departman müdürleri bana bakıp, "Hakan Bey çok genç bir genel müdür, bugün var yarın yok" diyerek mevcut işlerini bırakıp riske girmek istemiyorlardı. Ama zamanla o güveni inşa ettik, ekibimizi kurduk ve Limra’yı bir marka haline getirdik. Sonra Atlantis otelimiz açılınca Kaan Bey oraya genel müdür geçti ve grubun satış pazarlamasının başına geçti, ben de 2006 yılı civarında tüm grubun koordinatörlük görevini üstlendim."

Sabah Saat 04.00, Hidrofor Dairesi Su Altında: Çözüm Okulda Değil, Mutfak Fırınındaydı!

Hakan Saatçioğlu'na anılardan bahsetmesini istiyorum. Bunca yıllık şantiye ve otel açılış tecrübesi arasında mutlaka hafızasından çıkmayan, "film şeridi" dedikleri cinsten unutulmaz anılarınız var mı diye soruyorum...

"Hiç unutamadığım, her zaman anlattığım bir Arcadia açılış gecesi anım vardır ki tam bir çılgınlık! Otelin açılış davetini veriyoruz; bakanlar, milletvekilleri, patronlarımız Nihat Bey, herkes orada. Otel gıcır gıcır, 450 oda full çakılı misafir dolu. Herkesten inanılmaz övgüler alıyoruz, her şey kusursuz geçmiş. Gece geç saatte odalarımıza gittik. Sabah saat 4’te telefonum acı acı çaldı. Arayan rahmetli Teknik Müdürümüz Candemirsoy. Kendisi alaylı ama dahi bir teknik müdürdü. Sesi titriyor, "Hakan Bey çok acil hidrofor dairesine gelmeniz lazım, büyük sıkıntı var" dedi. Koşarak gittim. Bir baktım, ana boru patlamış ve bütün hidroforlar, motorlar su altında kalmış! Elektriği son anda kesmişler. Bu ne demek biliyor musunuz? Sabah saatlerinde 450 odanın hiçbirinde su akmayacak! Rezilliğin boyutunu düşünün.

Candemir’e baktım, "Ne yapacağız?" dedim. "Valla dua edeceğiz Hakan Bey, motorları söküp kurutmaya çalışacağız" dedi. "Nasıl kurutacaksın, fön makinesiyle mi?" dedim. "Onun gibi bir şey" dedi. Adam bütün o dev motorları söktürdü, mutfağa taşıttı. Mutfaktaki o dev fırınları açtırdı, motorları fırınların içine sürdü ve fırınları çalıştırdı! "Sen şaka mı yapıyorsun, yanar patlar bunlar" dedim. "Şansımızı deneyeceğiz, başka çare yok" dedi. Sabah saat 6’da o fırından çıkan motorları taktırdı ve motorlar çalıştı! Otelde sular akmaya başladı, misafirlerin ruhu bile duymadı. Candemir’in o üniversite mezunu olmayan alaylı kafası bize o gece mucize yaşattı. Orada anladım ki; her şey okulda öğrenilmiyor, bazen en büyük çözümler mutfaktaki fırınlarda saklıymış."

Zamanı Geri Sarsak: Bir Turizm Liderinin Geleceğe Bıraktığı Satırlar

Hakan Saatçioğlu'na bugünkü tecrübeleriyle geçmişe dönüp baktığında, hayatında "keşke" dediği, eksikliğini hissettiğiniz şeyler var mı diye soruyorum...

"Eğer bugün tekrar hayata gelsem, yine aynı yoldan yürürüm, işimi çok seviyorum. Masa başında oturmayı çok seven bir insan değilim, pratik çalışmayı severim. Ama hayatımda iki büyük keşkem var. Birincisi; buraya, Antalya’ya ilk geldiğim yıllarda Almancam var, İngilizcem var, Türkçem var... Ama o dönem pazarın parlayan yıldızı Rusçaydı. Ben kendimi tamamen operasyona verip sabah 7 gece 1 çalışacağıma, her gün o mesainin 2-3 saatini Rusçaya ayırsaydım, şu an çok daha farklı, çok daha güçlü bir Hakan Saatçioğlu olabilirdim. İkinci keşkem ise; satış pazarlamayı bizzat yapmak istemezdim belki ama o alanla ilgili çok daha fazla ve derin bilgi sahibi olmaya çalışırdım zamanında."

Sohbetimizin sonunda, bu yollardan geçmiş, tırnaklarıyla kazımış bir lider olarak bugün üniversitelerde okuyan, bu işi yapmak isteyen sektöre yeni adım atacak gençlere ne söylemek istersiniz diye soruyorum:

"Kendi çocuklarıma da hep aynı şeyi söylüyorum: Okul çok önemli, notlar, diplomalar çok önemli. Ama bu zaman zarfında asıl kişisel gelişime önem vermeleri gerekiyor. Empati yeteneklerini geliştirmeliler, dinlemeyi öğrenmeliler. Kendi kendilerini motive etme kabiliyetini kazanmalılar. Bakın, iddia ediyorum; yarın değil öbür gün, belki 50 yıl sonra hizmet sektöründe bizim servis personelimizin yerinde robotlar olacak. Robotlarla insanları ayıramayacak hale geleceğiz belki. Ama o robotlarda asla olmayacak tek bir şey var: Empati yeteneği ve duygu kabiliyeti. Gençlerin bu yönlerini geliştirmesi şart.

Bugün üniversitelerin ve sektörün en büyük sıkıntısı ne biliyor musunuz? Bana herkes sorunu getiriyor. Çok da güzel raporluyorlar, ifade ediyorlar. Ama o sorunun altına çözümü yazıp, "Hakan Bey, sorun bu, çözümü de bu. Bu işi bana ver, ben çözeceğim" diyen insan yok denecek kadar az! Geçenlerde eski ABD Başkanı Obama’nın bir röportajını dinledim, tam olarak bu konudan dert yanıyordu. Diyordu ki: "Çok harika insanlarla çalıştım, sorunları zamanında görüp çok güzel anlatıyorlardı. Ama 100 kişinin içinde sadece 5 kişi çıkıp 'Bu sorunu ben böyle çözeceğim, işi bana ver' diyordu." İşte en zor olan konu budur. Gençlerimize tavsiyem; ezberci olmasınlar, araştırmayı öğrensinler. Yurt dışındaki çocuklar bilginin nereden, nasıl bulunacağını çok iyi biliyorlar. Bizim çocuklarımız ise o bilgiyi nereden getireceğini bilmiyor. Kendiniz için çalışın, azmedin, sorunu çözen insan olun; çünkü sorunu çözen insan her zaman sivriler ve parıldar."

Geride silinmeyecek izler ve hafızalardan çıkmayacak hatıralar...

Yıllar önce küçük bir Alman otelinin kapısında yankılanan 'Eti senin, kemiği benim' sözü, bugün Türk turizminin dev kollarından birini yöneten sarsılmaz bir disipline dönüştü. Babası Nedim Saatçioğlu’nun Tarabya’dan devrettiği o onurlu bayrağı, tırnaklarıyla kazıyarak en tepeye taşıyan Hakan Saatçioğlu; şantiyenin tozunu da, zirvenin ihtişamını da aynı mütevazı ruhla kucakladı. Bir ömre sığan bu eşsiz turizm serüveni, geride silinmeyecek izler ve hafızalardan çıkmayacak hatıralar bırakarak geleceğe doğru yürümeye devam ediyor.