Y.CEMAL YÜKSEL YAZDI:'SÜRDÜRÜLEBİLİR TURİZMİ YÖNETMEK YERİNE, YÖNETMESİ KOLAY OLAN KISMINI MI BELGELİYORUZ?'
Sürdürülebilir turizm denince Türkiye’de en çok tesislerin belgelendirilmesi konuşuluyor.
Su tüketimi ölçülüyor, enerji kullanımı takip ediliyor, atık yönetimi denetleniyor, belli kriterler tamamlanıyor ve belge veriliyor.
Bunların yapılması gerekiyor.
Ama mesele burada bitmiyor.
Sürdürülebilir turizmi yönetmek yerine, yönetmesi kolay olan kısmını mı belgeliyoruz?
Çünkü sürdürülebilirlik, sadece bir tesisin daha az su ve elektrik kullanması değil, turizm sisteminin tamamının uzun vadede çalışmaya devam edebilmesidir.
Ben çocukluğumdan beri kamp ve karavan kültürünün içindeyim. O yıllarda Türkiye’de kamp alanlarının, karavan parklarının, TURBAN tatil köylerinin ve benzeri tesislerin ciddi bir yeri vardı.
Kamp ve karavan turisti konaklama dışında neredeyse bütün ihtiyacını dışarıdan karşılamak zorundadır. Marketten alışveriş yapar, yakıt alır, lokantaya gider, pazara uğrar, yerel esnaftan hizmet alır, gerektiğinde aracını servise sokar. Hareket ettiği için yaptığı harcama da tek bir noktada kalmaz, rota boyunca yayılır.
Ve çoğu zaman tahmin edilenden çok daha fazla katma değer bırakır.
Konaklama maliyetinin düşük olması seyahat süresini uzatır. Kamp ve karavan turizmi, bugün long stay diye konuştuğumuz uzun konaklama davranışını kendi yapısı içinde yaratır.
Bunun ekonomik karşılığı da net. UK Caravan & Camping Alliance’ın 2024 araştırmasına göre Birleşik Krallık’ta kamp ve tatil parkı ziyaretçileri ülke turizm ortalamasından yüzde 82 daha uzun kalıyor. Günlük ortalama harcamaları 101 sterlin ve bunun 59 sterlini kamp alanının dışında, yani restoranlara, marketlere, mağazalara ve diğer yerel işletmelere gidiyor.
Düşük konaklama maliyeti, düşük ekonomik katkı anlamına gelmiyor.
Bugün Göynük’teki bir kamp alanında bunun çok net bir örneğini gördüm.
Dört genç, yanlarına bir çadır ve ihtiyaç duyacakları birkaç temel eşyayı alıp yola çıkmışlar. Yaklaşık 15 gündür Ege’den başlayıp Antalya’ya kadar gelmişler ve aynı çadırda kalıyorlar. Sohbet ederken biri, “Abi, burada bütçemize uygun şekilde kalabiliyoruz. Ortam güvenli, temiz, ailelerin olduğu nezih bir yer. Otele gitmeye maddi gücümüz yok ama bütün ihtiyaçlarımızı dışarıdan karşılıyoruz ve tatil yapıyoruz” dedi.
Bu gençler belki bir otelin müşteri profiline hiç girmeyecek. Ama yaklaşık 15 gündür geçtikleri yerlerde yemek yiyor, alışveriş yapıyor, ulaşım kullanıyor ve para harcıyorlar. Ve en önemlisi tatil yapıyorlar. Günlük hayatın yükünden biraz olsun uzaklaşıp kendilerini deşarj ediyorlar.
Turizm ekonomisinin içinde değiller mi?
Elbette içindeler. Hatta tam göbeğindeler. Çünkü turizm gelirinin yerel ekonomiye yayılmasını istiyorsak, tam olarak bunu yapıyorlar.
Son yıllarda Türkiye’de bu tür turizme yeniden ciddi bir talep olduğunu gözlemliyorum. Ekonomik şartlar bunun bir nedeni. İnsanların doğayla daha fazla temas etme isteği de başka bir nedeni.
Bu Türkiye için yeni bir turizm biçimi de değil. Kapadokya üzerine 2010’da yayımlanan bir çalışmada, 1992 öncesinde (Yugoslavya savaşı öncesi) bölgeye 10-20 araçlık yabancı karavan konvoylarının geldiği ve kamp alanlarının sezonda yaklaşık yüzde 90 doluluğa ulaştığı aktarılıyor.
Benim çocukluğum da TURBAN Beldibi’nde geçti. O dönem uçsuz bucaksız denebilecek büyüklükteki alanda yüzlerce karavancı ve çadırcı tatil yapardı. Alanın büyüklüğüne rağmen çoğu zaman yer bulunmazdı. Yani bugün yeniden gördüğümüz bu talebin Türkiye turizminde geçmişten gelen ciddi bir karşılığı var.
Bugün ise talep yeniden büyürken bunu karşılayacak düzenli, güvenli ve yeterli kamp alanı ile karavan parkı sayısı aynı hızda artmıyor. İnsanlar da çadırını veya karavanını kurabilecekleri her boş alana yöneliyor.
Sonra bu görüntü toplumda kampçı ve karavancıların bir sorun olduğu algısını yaratıyor. Oysa sorun çoğu zaman insanların kamp yapması değil, bu talebe uygun alanların planlanmamış olması ve var olanların ortadan kaldırılmasıdır.
Burada kamp ve karavan sadece bir örnek.
Küçük pansiyonlar, aile işletmeleri, kırsal konaklama, butik tesisler, ve farklı bütçelere hitap eden seyahat biçimleri de aynı çeşitliliğin parçaları.
Ama biz turizmi giderek lüks tüketim algısına ve yüksek pax sayılarına göre şekillendirirken bu yapıyı adım adım imha ediyoruz. Her boş bulduğumuz sahil şeridini betona ve resort tesislere çeviriyoruz.
Sürdürülebilir turizm, gelirin ülkede kimlere ve hangi bölgelere yayıldığından bağımsız düşünülemez.
Bir de işin iç pazar tarafı var.
Areda Survey’in 2026 araştırmasında katılımcıların yüzde 45,9’u tatile gitmek istediğini ancak ekonomik nedenlerle gidemediğini söylüyor.
Ipsos’un 2026 yaz tatili araştırmasında ise tatile çıkabilenlerin yüzde 38’inin tatil masraflarını karşılamak için banka, aile ya da arkadaşlarından borçlandığı görülüyor.
Yani bir kesim tatile hiç çıkamıyor, bir kesim ise çıkabilmek için borçlanıyor.
İnsanların tatil ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Ama tatile ulaşmak giderek zorlaşıyor.
Bir taraftan sürdürülebilir turizmden söz ediyoruz, diğer taraftan toplumun önemli bir bölümü birkaç günlük tatili bile karşılayamıyor.
Turizm kapsayıcı olmadan sürdürülebilir olamaz.
Kapsayıcılıktan kastım herkesin aynı otele gidebilmesi ya da bütün tatillerin ucuzlatılması değil.
Kamp alanı da olmalı, karavan parkı da, küçük pansiyon da, aile işletmesi de, beş yıldızlı otel de. Farklı bütçelerin, farklı seyahat alışkanlıklarının ve farklı bölgelerin turizm içinde yaşayabileceği bir yapı olmalı.
Bütün doğayı, kıyıları ve turizm alanlarını tek tip resort tesis mantığına çevirir, turizmi birkaç bölgeye ve birkaç aya sıkıştırırsanız 12 ay turizm yapma şansınızı da kaybedersiniz.
Çünkü 12 ay turizm sadece otelleri kışın açık tutmakla olmaz. Farklı bölgelerin, farklı konaklama biçimlerinin ve farklı seyahat nedenlerinin yıl boyunca canlı kalması gerekir.
Bir bölgedeki bütün oteller sürdürülebilirlik belgesi alabilir. Ama turist kaybediyorsa, küçük işletmeler turizmden pay alamıyorsa, insanlar tatile çıkamıyorsa, çalışan bulmak zorlaşıyor ve altyapı yükü taşıyamıyorsa sorun hala oradadır.
Sertifika gerekli.
Ama sertifika sürdürülebilir turizmin kendisi değil.
Asıl mesele kaç tesise belge verdiğimiz değil, nasıl bir turizm modelini ayakta tuttuğumuz.
Turizmi birkaç büyük tesisin içine, birkaç bölgeye, birkaç aya ve belirli bir gelir grubuna sıkıştırıyorsak elimizde çok sayıda sürdürülebilirlik belgesi olabilir.
Ama bunun adı sürdürülebilir turizm değildir.
Saygılarımla,
Y.Cemal YÜKSEL / Transgoo Turizm








