HALİL ÖNCÜ YAZDI: 'NEDEN OLMASIN?'

HALİL ÖNCÜ YAZDI: 'NEDEN OLMASIN?'

"Neden olmasın?" diyerek başlıyorum bugünkü yazıma... Neden olmasın derken, turizmde hayal ettiğimiz o büyük vizyonu ve özlemini çektiğimiz tabloyu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bir turizm düşünün!

Evet, sadece hayal etmekle kalmayıp, "Neden olmasın?" diye sorgulayacağımız ve hep birlikte gerçeğe dönüştürebileceğimiz bir turizm modeli düşünün:

    • Gerçek bir turizm master planının oluşturulduğu, dönemsel ve uzun vadeli planlamaların tavizsiz hayata geçirildiği,

    • Turizmden pay alan; esnafından çalışanına, yatırımcısından yerel halkına herkesin yüzünün güldüğü,

    • Ziyaretçi sayısını yani "kelle saymayı" bir kenara bırakıp, niteliğe, hizmet kalitesine ve elde edilen gelire odaklandığımız,

    • "Her şey dâhil" kıskacından kısmen sıyrılıp, turizmin kentin tüm sokaklarına, esnafına ve kültürüne yayıldığı,

    • Personel sıkıntısının kökten çözüldüğü, çalışma şartlarının çalışan adına ve yatırımcının da el atması ile iyileştirildiği ve kalifiye iş gücü sorununun tarihe karıştığı,

    • Yatırımcının ve patronların geleceğe güvenle bakıp mutlu olduğu,

    • Doğa ile iç içe, yeşilin ve mavinin gözümüz gibi korunduğu, denizlerimizde tek bir yabancı atığın dahi bulunmadığı, yeşilimize ve doğamıza sahip çıkıldığı,

    • Kontrolsüz yatak kapasitesi artışının durduğu ve kentlerin taşıma kapasitesinin netleştiği,

    • Ulaşım altyapısının her boyutuyla sorunsuz işlediği,

    • Turizm esnafının şikâyet etmeyi bırakıp rızkından ve halinden memnun olduğu,

    • Maliyet artışları, enflasyon baskısı, döviz kuru ve fiyat/performans dengesizliklerinin yoluna girdiği,

    • Sezonluk çalışma çilesinin bittiği, turizm hareketliliğinin 12 aya yayıldığı,

    • Jeopolitik risklerin etkisini yitirdiği, kişi başı harcamanın yükseldiği ve tek bir pazara bağımlı kalmadan pazar çeşitliliğinin sağlandığı,

    • Sürdürülebilirlik ve altyapı yetersizliklerinin tamamen giderildiği...

Peki, neden olmasın?

Son yıllarda turizmde büyük ataklar yaptığımız, dünya liginde üst sıralara tırmandığımız bir gerçek. Ancak sahaya indiğimizde durum her zaman rakamlardaki gibi görünmüyor. Bölgeyi geziyor, dinliyor ve gözlemliyorum; çalışandan patrona, tedarikçiden sokaktaki esnafa kadar pek çok sektör temsilcisi, bu "dünya ligi" başarısının getirdiği refahtan ve mutluluktan ne yazık ki payını alamıyor. Sektörün tüm birimleri bu kadar çaba sarf ederken, olaylara günübirlik, hatta saatlik çözümlerle yaklaşmak geleceğimizi kurtarmıyor.Turizmin her şeyden önce, siyaset üstü ve tavizsiz uygulanacak bir master plana ihtiyacı vardır. Bizler yazarız, eksikleri dile getirir ve çözüm yollarını öneririz; ancak bunu hayata geçirecek olan yetkililerdir.

Tüm bu kronik sorunların kararlı adımlar, ortak akıl ve sürdürülebilir politikalarla aşılması halinde turizm sektörü, potansiyelinin en üst sınırına ulaşarak gerçek altın çağını yaşayacaktır. Dört mevsime yayılan yüksek katma değerli turizm çeşitliliği, kalitesiyle fark yaratan konaklama standartları ve memnuniyeti artan nitelikli iş gücü sayesinde Türkiye; sadece ziyaretçi sayısında değil, turist başına düşen gelirde de dünya liderliğine oynayan mükemmel ve sarsılmaz bir destinasyon haline gelecektir.Ve en önemlisi; kamudan yerel yönetimlere, özel sektörden sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm turizm paydaşlarının gıpta edilecek bir ortak akıl ve iş birliği içinde hareket ettiği bir turizm...

Ve en önemlisi, geleceğimizi tehdit eden en büyük sessiz felaket: Su krizi.

Susuz bir turizm, kurumuş bir coğrafyada hayalden ibarettir. Musluklarımızdan hâlâ su akıyorken, havuzlarımızı doldurup çimlerimizi sularken sanki bu kaynaklar sonsuzmuş gibi davranma lüksümüz artık kalmadı. Unutmayalım ki turist büyüleyici bir doğaya, yemyeşil bir coğrafyaya ve hayat fışkıran bir denize gelir; çölleşmiş, çatlamış topraklara değil. Göllerimizin kuruduğu, yeraltı su kaynaklarımızın tükendiği, kentin temiz su bulmakta zorlandığı bir senaryoda ne ultra lüks otellerin bir anlamı kalır ne de sunulan açık büfelerin. Su, turizmin sadece bir hizmet kalemi değil; varlık sebebidir. Yarın tek bir damla suya muhtaç kalmadan önce, suyu korumayı bir tercih değil, milli ve insani bir zorunluluk olarak turizm politikalarımızın tam merkezine koymak zorundayız. Çünkü su biterse, turizm de biter; hayat da... Bunu ısrarla dilendirmeye devam edeceğim!

Turizm, sadece otel sınırları içine sıkışıp kalmış deniz, kum ve güneş üçlüsünden ibaret bir tatil anlayışına hapsedilmemeli...

Türkiye, bastığımız her metrekaresinde asırlık uygarlıkların izlerini taşıyan, toprağı tarih kokan devasa bir açık hava müzesidir.

Bu gerçeği unutmamak gerek!

Sayısız antik kenti, binlerce yıllık tapınakları, kadim tiyatroları ve benzersiz kültürel mirasıyla bu coğrafya, ömrünü adasanız dahi gez gez bitmeyecek bir kültür hazinesidir. Ülkemize gelen her yabancı turistin sadece sahillerimizde güneşlenip dönmesi, bu toprakların ruhuna ve eşsiz zenginliğine yapılmış çok büyük haksızlık olarak düşünüyorum. Türkiye’ye adım atan her ziyaretçinin bu antik kentlerin mistik atmosferini soluması, medeniyetlerin mirasına tanıklık etmesi turizm anlayışımızın ana hedefi olmalıdır. Kültür turizmine hak ettiği değeri vermek ve bu paha biçilemez varlıklarımızı turizmin kalbine yerleştirmek; hem kentin sokaklarını canlı tutacak hem de ülkemizin turizmdeki gerçek gücünü tüm dünyaya daha da şaşalı bir şekilde gösterecektir.

Umarım "Bir turizm düşünün" diyerek sıraladığımız bu hayaller ile "Neden olmasın?" sorusunun arasındaki o güçlü bağ en kısa sürede kurulur ve turizmin bereketi sahada emek veren herkese hak ettiği mutluluğu getirir.

Halil ÖNCÜ / Turizm Dosyası