Y.CEMAL YÜKSEL YAZDI: 'TURİZMDE SORUN KRİZLER DEĞİL, GERÇEĞİ DOĞRU GÖRMEMEK!'
Transgoo Turizm Sahibi Y.Cemal YÜKSEL turizm gündemini değerlendirdiği bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı:
"Bugün Turizmde yaşadığımız Kötü giden Sezonun tablosunu sadece yaşanan savaşlara, kurun sabit olmasına, maliyetlere ya da Dış pazardaki dalgalanmalara bağlamak ne derece doğru. Aslında asıl zorluk yıllardır yanlış kurulan sistemle, değer üretmeden sürekli artırılan fiyatlarla ve Ülkemizi, kültürümüzü tanıtmaktan uzak ve sadece bina yığını olmasına teslim eden anlayışla yüzleşmeyi bilebilmektir.
Bizler Turizmin Dünyada nereye evrildiğini anlayamadan, bahanelerin arkasına saklanmaya devam etmekteyiz. Ve maalesef hala her geçen gün daha fazla yatak kapasitelerimizi artırmakta ve gelecek misafirlerin şaşalı lüx oteller için ülkeye geldiğini zannetmekteyiz.
Bu detaylarda biz turizmciler olarak kendimize sormamız gereken soru çok net;
Biz turizmde gerçekten nasıl başarılı olabiliriz; nasıl tercih edile biliriz?
Bugün turizmde konuşulan ana başlıklardan biri fiyat artışı.
Oda fiyatlarında geçen yıla göre TL bazında minimum yüzde 35 artış olduğu, buna rağmen bu artışın bile maliyetleri karşılamaya yetmediği ifade ediliyor.
Ancak turizmde fiyat sadece maliyete göre belirlenmez; talep, satın alma gücü, pazar gerçekleri ve alternatif destinasyonlar da dikkate alınmak zorundadır.
Talep varsa fiyat artırırsınız.
Talep yoksa fiyat artırmak strateji değil, pazarı yanlış okumaktır.
Peki bu seviyedeki fiyat artışıyla nasıl bir turist profili hedefleniyor?
Dünyadaki ekonomik şartlar ortadayken, bu talebin hangi pazardan ve hangi gelir grubundan geleceği hesaplanıyor?
Fiyat artışı yapıldığında, aynı doluluğun kendiliğinden devam edeceği mi düşünülüyor?
Ortada sihirli bir değnek yok.
Ürün, destinasyon, hizmet kalitesi ve pazar çeşitliliği aynı kalıyorsa; sadece fiyat artırarak daha nitelikli turist çekemez, aynı doluluğu sürdüremezsiniz.
Bir ürünün fiyatını artırmak için önce o ürünün değerini artırmanız gerekir.
Aksi halde bu, fiyat politikası değil; pazarı yanlış okumaktır.
Bugün bazı gerçekleri artık daha açık konuşmak zorundayız.
Örnek vereyim. 2019 yılında kişi başı 25 Euroya alınabilen bir tesisin bugün 80 euro seviyesine çıkması, basit bir fiyat artışı değildir. Bu, yaklaşık yüzde 220’lik bir artış demektir. Başka bir ifadeyle son kullanıcının aldığı fiyat 3,2 katına çıkmıştır.
Peki aynı dönemde ürün 3,2 kat mı değer kazandı? Destinasyon 3,2 kat mı güçlendi? Hizmet kalitesi 3,2 kat mı arttı?
Bu sorulara gelen cevaplar hayır ise maalesef yaşanabilecek misafir kaybı aşikardır. Bu durum büyük ölçüde ülkemize gelecek turistin farklı daha uygun ve cazip destinasyonları tercih edebileceğinin bilgisini net bir şekilde göstermektedir.
Aynı zamanda her fiyat artışını sadece maliyetle açıklamak mümkün değil. Bir fiyatın arkasında sadece maliyet değil; yanlış fiyatlama, yanlış strateji, talep gerçekliğinden kopuş ve “nasıl olsa satılır” anlayışı da vardır.
Lütfen artık bahanelerin arkasına saklanmayalım.
Anı kurtarmak için yapılan hamleler, günü kurtardı; sistemi kurtaramadı. Bugün yaşanan tablo da bunun sonucudur. Sistem bir yerde patladı. Biz bunu ya kendi kurduğumuz algı yüzünden fark etmedik ya da daha acı bir ihtimalle, turizmin ne olduğunu gerçekten anlamadık.
Çünkü Turizm sadece otel doldurmak ve oda satmaktan ibaret değildir.
Turizmin önemli olmasının en önemli sebebi; içeride olmayan bir parayı ülkenin içine sokmasıdır. Dışarıdan gelen her nitelikli harcama, ekonominin çemberini büyütür. İç turizm elbette önemlidir; hatta yıllarca iç pazara yapılan haksızlıkları ve fiyat politikalarıyla yerli misafirin nasıl zorlandığını hepimiz biliyoruz.
İç Pazar; büyük ölçekte ülkece cebimizden çıkan paranın tekrar diğer cebimizde dönmesidir. Aynı çember içinde hareket ettirir. Çemberi genişletmez.
Dışarıdan gelen para ise çemberi büyütür. Katma değer yaratır. İstihdamı besler. Esnafı besler. Üreticiyi besler. Ulaşımı, yeme içmeyi, kültür-sanatı, kongreyi, rehberi, transferi, bağlı bulunan tüm tedarikçileri ve tüm ekosistemi büyütür.
Bugün “ülkemiz xxx milyar dolar turizm geliri elde etti” diye övünüyoruz. Ama artık şu soruyu da sormak zorundayız; bu gelirin karşısında yurt dışına çıkan vatandaşlarımızın yaptığı harcama ne kadar? Gelirden gideri çıkardığımızda elimizde ne kalıyor? Gerçek turizm dengemiz ve rakamlar ne söylüyor?
2025 Turizm verilerimiz bu açıdan dikkat çekici. Türkiye’nin turizm geliri 65,2 milyar dolar seviyesine çıkarken, yurt dışına çıkan vatandaşların harcamalarından oluşan turizm gideri 9,6 milyar dolar seviyesine ulaştı. Basit bir gelir-gider hesabıyla elde kalan net fark yaklaşık 55,6 milyar dolar. Toplam Türkiye turizm gelirinin yaklaşık %15’ine denk gelen bir tutar, yurt dışına çıkan vatandaşlarımızın turizm harcamalarıyla ekonomiden çıkıyor. Yani övündüğümüz gelir tablosunun yanında, dışarıya çıkan turizm harcamasını da görmek zorundayız.
(Bu hesaplama, resmi TÜİK verileri esas alınarak yapılmıştır: https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54158)
Bu veri tek başına kötü bir şey söylemez. Halkımız elbette yurt dışına çıkacak, gezecek, dünyayı görecek. Sorun bu değil. Sorun; Kendi vatandaşımızı yıllarca kendi ülkesinde tatil yapamaz hale getiren fiyat politikaları sonucunda, iç pazarın kendine alternatif aramaya başlamasıdır. Yerli misafir kendini değersiz hissederse, bir gün kendi ülkesindeki tesise değil, başka ülkenin sahiline gider. Bu da sadece ekonomik değil, psikolojik bir kırılmadır.
Bugün ise panikle birçok yer de aynı cümleyi duymaya başladık: “İç pazara yüklenmemiz lazım.” Peki yıllarca yeterince önemsemediğimiz, ikinci plana attığımız, fiyat politikalarıyla zorladığımız yerli misafir şimdi bir anda kurtarıcı rolüne mi dönüştü? Türk turist, işler iyi giderken görmezden gelinecek; işler sıkışınca sistemi ayakta tutması beklenen bir kitle değildir. İç pazar, sadece kriz dönemlerinde hatırlanacak bir yedek plan değil, turizmin en önemli denge unsurlarından biridir.
Ülkemiz gibi bir Coğrafya ve Kültür Dünyada yok.
Türkiye; tarihiyle, iklimiyle, deniziyle, gastronomisiyle, kültürüyle, ulaşım avantajıyla, insan kaynağıyla, kongre potansiyeliyle, sağlık altyapısıyla, doğasıyla ve jeostratejik konumuyla dünyanın gıpta ile baktığı bir ülke. Mesele bu değeri doğru paketleyebilmekte.
Oysa Turizm sahada yaşanır. Raporlarda değil.
Bugün “kur artsın da rahatlayalım” diye bekleyen anlayış da ayrı bir çıkmazdır.
Kuru artırmak turizme ne kadar etki sağlar?
Kur avantajı, strateji değildir. Kur avantajı ancak fiyatlarınız rakip destinasyonlara göre hala rekabetçiyse işe yarar.
Bana şu sorunun cevabını verirseniz, tamam, haklısınız diyeceğim:
Kur arttığında tesislerin, dışarıdaki yeme-içme alanlarının ve turizmle bağlantılı tüm ürünlerin fiyatları sabit kalacak mı?
Eğer cevap evet ise tamam, sorun yok.
Ama bizde kur arttığında, neredeyse tüm ürün ve hizmetler de aynı yönde zamlanıyor. Enerji, gıda, personel, tedarik, ulaşım ve işletme giderleri yukarı çıktığında, kur avantajı kısa sürede maliyet artışının içinde eriyor.
Bu yüzden kurla rekabet etmek sürdürülebilir bir strateji değildir.
Kurla rekabet etmek, en kırılgan rekabet biçimidir. Çünkü daha ucuz bir destinasyon çıktığında avantaj kaybolur. Mısır, Tunus, Fas, Tayland, Vietnam, Endonezya, Japonya gibi ülkeler fiyatla birlikte, doğa, kültür, hizmet çeşitliliği ve uzun kalış avantajı sunuyorsa, sadece “kur artsın” demek Türkiye için sürdürülebilir bir çözüm olmaz.
Türkiye’nin Turizm stratejisi artık, oda satışı ve doluluk üzerinden değil; değer, segmentasyon, sürdürülebilirlik, veri, MICE, wellness, kültür, gastronomi, spor, ikinci şehirler üzerinden yeniden kurulmalıdır.
Dünyada bunun örnekleri var;
Bakın Tayland, “Thailand Tourism Next” adı altında yeni bir turizm modeline geçiyor. Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim. Bu model, ülkenin turizmde sayı odaklı büyümeden değer odaklı büyümeye geçiş stratejisidir.
Modelin ana başlıkları arasında wellness ve medical tourism, sub-culture yani nish Turizm, night economy, circular ve sustainable tourism, platform economy ve dijital turizm ve diğerleri yer alıyor.
Tayland burada çok net bir şey söylüyor: “Daha çok turist gelsin” demek yetmez. “Daha doğru turist gelsin, daha fazla değer bıraksın, ülkenin farklı bölgelerine yayılsın, yerel ekonomiyi büyütsün, kültürü güçlendirsin, sürdürülebilir olsun ve dijital veriyle yönetilsin.” Yerel Ekonomiyi büyütmeden hiçbir öneri çözüm değildir.
Türkiye açısından ders çok nettir.
Biz hala oda satışı, doluluk, erken rezervasyon, fiyat kırma ve kur avantajı ekseninde kısır bir döngüde dönüyoruz. Tayland ve diğer ülkeler ise ürünü yeniden paketliyor.
Şimdi diyeceksiniz ki: “Biz bunları zaten yapıyoruz, abartıyorsun; Hayır, biz sadece başlık koyuyoruz ya da sunumlarda güzel kelimeler kullanıyoruz.
Mesele, bu başlıkların altını gerçekten doldurabilmek, sahaya indirebilmek ve ölçülebilir bir stratejiye dönüştürebilmektir.
Basit bir örnek vermek gerekirse; kış döneminde sejour / mass tourism misafire verilen fiyatları MICE acentalarına ve spor kamplarına da verin. Aynı dönemde kongre ve fuar merkezlerinin salon, teknik altyapı ve hizmet fiyatlarını da sürdürülebilir rekabet mantığıyla yeniden düzenleyin. Bu politikayı da en az 5 yıl boyunca istikrarlı şekilde uygulayalım.
Sonra hep birlikte bakalım; ülkeye ne kadarlık ek katma değer girmiş, otellerin kış dolulukları ne kadar değişmiş, personel istihdamı nasıl etkilenmiş, destinasyonun 12 aya yayılması konusunda ne kadar yol alınmış.
İşte gerçek strateji budur. Sadece “MICE önemli”, “Spor Turizmi önemli” demekle bu alanlar gelişmez. MICE Acentalarını, Spor kampı organizasyonlarını ve diğer turizm türlerini destekleyecek fiyat politikası, gerçek veriyle hazırlanan teşvikler, uzun vadeli planlama, sürdürülebilir iş birliği ve ölçülebilir hedefler koymadığınız sürece bu alanlar sadece sunumlarda güzel duran başlıklar olarak kalır. Gelin bununla ilgili gerçek bir çalışma yapalım; 5 yıllık model oluşturalım ve sonuçlarını rakamlarla görelim.
Ama konuşmak başka, strateji kurmak başkadır.
Biz çoğu zaman başlıkları koyduk, altını doldurmadık. “Wellness” dedik ama doğayla, sağlıkla, gastronomiyle, sessizlikle, uzun konaklamayla ve nitelikli sistemle bütünleşen gerçek bir model kuramadık. “Sürdürülebilirlik” dedik ama yeşili betona teslim ettik. “MICE” dedik ama MICE’ın sadece salon ve oda satışı olmadığını hala anlatamadık. “Kültür turizmi” dedik ama kültürü çoğu zaman destinasyon pazarlamasının merkezine koyamadık. “Dijitalleşme” dedik ama veriyi karar mekanizmasının kalbine yerleştiremedik.
Yani yaptığımız her girişimde başlık vardı, içerik yoktu.
Türkiye’nin ihtiyacı olan tek şey daha fazla gerçekliktir. Daha fazla fuar fotoğrafı değil, daha fazla saha verisidir. Daha fazla “her şey çok iyi, tesislerimiz mükemmel, hizmet kalitemiz en üst seviyede” açıklaması değil, daha fazla samimi yüzleşmedir.
Bugün sahada otellerin yaşadığı sorunları, acentelerin zorlandığı noktaları, transfer firmalarının maliyet baskısını, rehberlerin emeğini, teknik tedarikçilerin kırılganlığını, MICE operasyonlarının gerçek yükünü, personel bulma krizini ve destinasyonların değer kaybını konuşmadan turizmin geleceğini inşa edemeyiz.
Turizm sadece yatırımcının memnuniyetiyle yönetilemez. Turizm; yatırımcı, çalışan, acente, tedarikçi, yerel halk, doğa, kültür ve misafir arasında kurulan hassas bir dengedir. Bu denge bozulursa destinasyon kaybeder.
Bugün Türkiye turizminin en büyük sorunu talep eksikliği değil, strateji eksikliğidir. Ürün var ama hikaye zayıf. Tesis var ama kurgu eksik. Yatak var ama ruh eksik. Beton var ama huzur eksik. Fiyat var ama değer tartışmalı.
Artık Turizmciler olarak kendimize şu soruları sormalıyız:
Biz gerçekten hangi misafiri istiyoruz?
Bu misafire ülkemize gelmesi için hangi imkan ve olanakları sunuyoruz?
Destinasyonlarımızı; daha çekici ve görünür olması için nasıl farklılaştırıyoruz?
Kültür rotalarımızı, Gastronomimizi, Wellness, MICE ve diğer turizm dallarımızın potansiyelini nasıl büyütüyoruz?
Sahadan gelen veriyi karar mekanizmasına nasıl dahil ediyoruz?
Yerli misafiri fiyat politikası göz önünde bulundurularak yeniden nasıl kazanıyoruz?
Doğayı, kıyıları, şehirleri ve kültürel mirası turizmin sermayesi olarak mı görüyoruz, yoksa tüketilecek alanlar olarak mı?
‘Türkiye’ Globalde seçilebilir bir Destinasyon olarak eskisinden çok daha güçlü ve tercih edilen olabilir.
Ama gerçeği iyi okuyarak bu geçişi doğru sağlamamız gerekmekte;
• Gerçeği kabul etmeden strateji kurulmaz.
• Strateji kurulmadan değer yaratılmaz.
• Değer yaratılmadan fiyat artırılmaz.
• Doğa korunmadan destinasyon büyümez.
• Saha dinlenmeden turizm yönetilmez.
Bugün meselemiz Turizmin kötüye gitmesi değil;
Mesele, kötüye giderken hala başarı hikayesi gibi anlatmaya çalışmamızdır."
Saygılarımla,
Y.Cemal YÜKSEL
TransGoo Turizm Sahibi







