İSTANBUL'DA KÜLTÜRÜ YAŞAMAK

Ottoman Hotel Imperial Istanbul'un tarihi merkezi olan Sultanahmet'in en özel yerinde, Ayasofya Müzesi'nin hemen yanında yer alırken, Sultanahmet Meydanı'na bir dakikadan bile kısa yürüme mesafesiyle, Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı, Hippodrom gibi tüm önemli tarihi merkezlere yakınlığı ile, İstanbul’da benzersiz bir konuma sahip. Sultanahmet Meydanı'ndan Gülhane Parkı'na doğru inen ana tramvay caddesi ile Aya Sofya Müzesi arasında bulunan sokak üzerinde bulunurken, bir yanında Aya Sofya Müzesi, diğer yanında 1576 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Caferağa Medresesi bulunuyor. Havalanından gelişte, Sahilyolu'ndan Sultanahmet tabelası bulunan sol caddeye saptıktan sonra yokuş yukarı Sultanahmet'e çıkılabilir ve Sultanahmet Camii'ni geçtikten sonra karşınıza gelecek Aya Sofya Müzesi'nin hemen yanındaki sokak üzerindende Ottoman Hotel İmperial’e ulaşabilirsiniz.


Ottoman Hotel Imperial Istanbul


Ottoman Hotel Imperial Istanbul'un bir yanında Aya Sofya Müzesi, diğer yanında 1576 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Caferağa Medresesi bulunuyor.


Ottoman Hotel Imperial Istanbul odalarının mükemmel dizaynı ile dikkat çekiyor.


Ottoman Hotel Imperial Istanbul Antalya Gazeteciler Cemiyeti'nin desteklediği ve 'turizmhaberleri.com' adlı internet haber portalı tarafından düzenlenen 'Turizmde 2008 Yılı'nın En İyileri' yarışmasında, 'Yılın En İyi Turizm Tesisi' seçildi.

Otel Genel Müdürü Serdar Balta sıcak bir "hoşgeldiniz" mesajı ile bizleri karşılarken, “İstanbul Ottoman Hotel Imperial kendnizi evimizde hissetmemizin ilk adımı olduğunu düşünüyorum. Ama bu yeterli değil tabii ki... Tüm çalışma arkadaşlarımla birlikte elimizden gelenin fazlasını yaparak sizlere olabilecek en iyi konaklama imkanı sunmamız gerektiğine kalpten inanıyorum. Özellikle İstanbul gibi mükemmel bir şehrin tarihi merkezinde yer alan Ottoman Hotel Imperial gibi bir otelin, buluduğu bölgenin tarihsel ve kültürel birikimini ve klasik (klasik demek klasikleşmiş de olsa) Türk misafirperverliğini yansıtmasının ne derece önemli olduğunun farkındayım. Türkiye'nin muhtelif bölgelerinden Istanbul'a gelerek otelimiz tercih etmiş olan misafirlerimizin yanı sıra, dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizin güzelliklerini keşfetmeye gelen yabancı misafirlerimizin tüm beklentilerini azami düzeyde karşılayabilmek için, tüm Ottoman Hotel Imperial Ailesi'nin üstün bir gayretle çalıştığını özellikle belirtmek istiyorum. Otelimizin sahip olduğu konum, binamızın tarihsel özelliği, genel mekanlarımızın ve odalarımızın dekorasyonu, restoran ve barlarımızın mönüleri gibi tüm detaylarla Ottoman Hotel Imperial'da gerçekleştireceğiniz tatilin "unutulmaz" olmasını ümit ediyorum.”



Gezimize erken saatlerde Topkapı Sarayından başlıyoruz.


Topkapı Sarayının bahçesinden mükemmel boğaz manzarası.


Gezimize erken saatlerde Topkapı Sarayından başlıyoruz. Otele yakın mesafede olması nedeniyle kendimizi şanslı hissederken, heyecanla Topkapı sarayına doğru yol alıyoruz. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460 – 1478 yılları arasında yaptırılan ve zamanla yeni eklemelerle genişletilen Topkapı Sarayı, yaklaşık 380 yıl imparatorluğun yönetim merkezi ve padişahların evi olarak kullanılmış. Dolmabahçe Sarayı’nın yapılmasından sonra terk edilen Saray, önemini her zaman korumuş. Dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskisi ve genişi Topkapı Sarayıyken,Saray Ulu Önder  Atatürk’ün emri ile 1924 yılından beri müze olarak kullanılmakta olup konumu itibarı ile Halic’i , Boğaziçi’ni ve Marmara denizi gören, mükemmel manzaraya sahip.
Dünyanın dört bir yanından gelen misafirler tarafından ziyaret edilen Topkapı sarayının önünde oluşan kuyrukları görünce ilginin ne kadar çok olduğunu çok daha iyi anlıyorum.



Topkapı Sarayına büyük ilgi var.

Topkapı Sarayı: Tarihi İstanbul üçgen yarımadasının en uç noktasında, 5 km.yi bulan surlarla çevrili, 700.000 m2 özel araziye sahip bir kompekstir. İstanbul’un fethini 1453’te gerçekleştiren genç Fatih Sultan Mehmet, İmparatorluk tahtını bu şehre taşımıştı. Kurduğu ilk saray şehrin ortasında bulunmaktaydı. 1470’lerde yaptırdığı ikinci saraya, önceleri yeni saray, yakın tarihlerden beri de Topkapı Sarayı denilmektedir. Burası, tarihte bilinen diğer Türk sarayları gibi, klasik bir Türk sarayıdır. Değişik fonksiyonları olan, ağaçlarla gölgelendirilmiş, biribirini takip eden ve abidevi kapılarla ayrılmış avlulardan oluşmuştur. Fonksiyonel yapılar bu avluların çevresine serpiştirilmiştir. Saray, kurulduğu çağdan başlayarak Sultanların yaptırdığı birçok değişiklik ve eklemelerle sürekli gelişmiştir. Sultanların 1853’te gösterişli Dolmabahçe Sarayına taşınmaları ile resmi saraylıktan çıkmış ve hızla harap olmaya yüz tutmuştu. Cumhuriyet döneminde 50 yılı aşan sürekli onarımlar Topkapı Sarayını eski sade güzelliğine kavuşturmuştur. Sarayda sergilenen müze parçalarının pek çoğu dünyada eşi-benzeri olmayan şaheserlerdir. Saray olarak kullanıldığı devirlerdeki fonsiyonları, tarihteki diğer saraylara göre oldukça değişiktir. Burası imparatorluğun tek sahibi Sultanın resmi ikametgahı olmakla beraber, resmi devlet işlerinin merkezi, bakanlar kurulunun toplantığı, devlet hazinesi, darphanesi ve arşivlerinin bulunduğu yerdi. İmparatorluğun en yüksek öğrenim kurumu, Sultanın ve devletin üniversitesi de sarayda bulunurdu. Osmanlı Türk İmparatorluğunun kalbi, beyni ve her anlamdaki tek merkezi burasıydı. Kuruluşundan epey sonra da sultanların özel haremleri de bu saraya yerleştirilmişti. Osmanlı Türk İmparatorluğu Türklerin tarihte kurduğu 16 bağımsız devletten en uzun ömürlü ve en geniş topraklara sahip olanıdır.622 yıl süren bu dev imparatorluk Akdeniz’i ve Karadeniz’i çevreleyen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca hüküm sürmüştür. Değişik ırk ve değişik dinlerden pek çok ulusu idaresinde birleştirmiştir. Tarihte böylesine geniş topraklara bu kadar uzun süre hükmeden diğeri de Roma İmparatorluğudur. Osmanlı Türk İmparatorluğunda 36 Sultan hüküm sürmüş ve 16. yy. başlarından itibaren, halifelik ünvanı ile de, İslam dünyasının dinsel hükümranlığını üstlenmiştir. Sarayda Sultanın özel avlusunda bulunan okulda eğitimini tamamlayan yetenekli memurlar, geniş imparatorluğun yönetimi ve örgütlenmesinde büyük bir sadakatla başarı göstermişlerdir. Vezir ve sadrazamların pek çoğu bu okulun mezunları idi. Topkapı Sarayında gün ışığı ile başlayan hayat her adımda, her durumda, büyük tören ve katı protokol kurallarına bağlı idi. Asırları bulan kökleşmiş gelenek ve göreneklere herkesin uyması şarttı. Bu husus imparatorluğun çöküş devrinde bile kati kuraldı. Batı dünyası protokol usülleri, daima bu sarayın kurallarının etkisinde kalmıştır. Topkapı Sarayının sahil köşk ve pavyonları geçen yüzyıl sonlarında tahrip olmuşlardır. Değişik çini, ağaç işleri ve mimari üslupları, Topkapı Sarayında Türk sanatının gelişmesini, üslup farklarının uyumunu en güzel şekilde gösterir.

Topkapı Ziyaretinin hemen ardından, bu mükemmelliği yaşadıktan sonra soluğu Ayasofya’da alıyoruz. İnanılmaz bşir kalabalık ve sıra var. İçeriye girmek için abartısız en az 1 saat bekliyoruz. O kadar yoğun ilgi var ki bu ilgi karşısında ne desek az sanırım.Ayasofya içerisinde bakım ve onarım çalışmaları sürerken, yerli yabancı çok sayıda kişi bu güzelliği resmetmek için adeta birbirleri yarışıyor.


Ayasofya içerisinde bakım ve onarım çalışmaları sürerken, yerli yabancı çok sayıda kişi bu güzelliği resmetmek için adeta birbirleri yarışıyor.


Ayasofya Müzesi


Ayasofya Camiinde bulunan İstanbul'un fethini müjdeleyen levha

Ayasofya: Dünyanın 8.harikalarından birisi sayılan Ayasofya, Sanat Tarihi ve mimarlık dünyasının 1 numaralı yapısı hüviyetindedir. Bu yaşta ve bu ebatta zamanımıza gelebilmiş ender eserlerdendir. Orijinal adı Hagia Sofia olan, Türklerin Ayasofya dedikleri yapı yanlış bir şekilde, Saint Sofia olarak bilinir. Bazilika, Sofia isimli bir azizeye değil, Kutsal Hikmet’e ithaf edilmişti. Önceki bir pagan mabedinin yerinde yapılmış 3 ayrı bazilika aynı isimle anlatılmıştı. İmparator Büyük Konstantin devrinde kilise yapılmadığı halde, bazı kaynaklar, ilk Ayasofya Bazilikasının onun tarafından yaptırıldığını iddia ede gelmiştir. Küçük ölçülerdeki ahşap çatılı ilk yapı 4. yy. ikinci yarısında Büyük Konstantin’in oğlu Konstantinus zamanında yapılmıştı. 404 yılında, bir isyan sırasında yanan ilk yapının yerine, daha büyük ölçülerde inşa edilen 2. kilise 415 yılında törenle açılmıştı. 532 yılında Hipodromda yapılan bir araba yarışı sonucu çıkan kanlı isyan on binlerce şehirlinin ölümüne ve pek çok binanın yakılmasına sebep olmuştu. “Nika” isyanı diye bilinen ve İmparator Justinyen aleyhine gelişen bu isyanda Ayasofya Kilisesi de yakılmıştı.
İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak için harekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine 532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık aleminin bu en büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle açıldı. İmparator hiçbir masraftan kaçınmayarak devlet hazinesini mimarların önüne saçtı. (Tralles’li Anthemius ile matematikçi, Miletoslu İsidorus) Kubbe inşaatı Roma mimarisi tarafından geliştirilmiştir, Bazilika planı da eski devirlerden beri tatbik edilmekte idi. Yuvarlak yapıların üzerleri çok büyük ölçüde kubbe ile örtülebilmişti. Ancak Justinyen Ayasofya’sındaki gibi dikdörtgen bir mekan ortasında, dev ölçüde bir merkezi kubbe yapımı, mimarlık tarihinde ilk kez deneniyordu. Rahiplerin koruyucu duaları okumaları devam ederken, İmparatorluğun hemen her yerinde mevcut olan erken devir kalıntılarından getirtilen çok sayıda ve değişik mermer parçaları, sütunlar yapıda kullanıldı. Sonraları da bu devşirme malzeme ve bilhassa sütunlar için, neye yarayacağı anlaşılmaz, bir sürü orijin hikayesi uyduruldu. Justinyen devrinde Ayasofya bir zevk ve gösteriş ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Sonraki devirlerde ise bir efsane ve sembol olarak kabul edilmiştir. Bin yıl süre ile aşılamayan ölçüleri yanında finans zorlukları ve teknik yetersizliklerden ötürü efsanevi görülmüş, böyle bir yapının ancak kutsal kuvvetlerin yardımı ile yapılabileceği zannedile gelmişti. Ayasofya bir 6yy. Bizans devri eseri olmakla beraber, ön misali olmayan, sonraki devirlerde de taklit edilmeyen Roma mimari geleneğine bağlı bir “Deneme” dir. Dış ve iç görünüşteki tezat ve iri kubbe Roma’nın mirasıdır. Dış görünüş zarif değildir, proporsiyonlara dikkat edilmemiş, bir kabuk gibi yapılmıştır. Bunun tersine iç görünüm saray gibi görkemlidir, göz alıcıdır; yapı, dev bir “İmparatorluk” eseridir. Açılış merasiminde heyecanına hakim olamayan İmparator atların çektiği arabası ile içeriye dalmış, Tanrıya şükür ederek, Süleyman Peygambere üstün çıktığını haykırmıştı. Bazilika etrafını çevreleyen yüksek binaları ile büyük bir dini merkez olarak gelişmişti. Bizans İmparatorları ile Doğu Hıristiyan kilisesinin yüzyıllar sürecek çekişmeleri için sahne artık hazırdı. Eşsiz ve üstünlüğüne rağmen yapının hayati önemde hataları vardı. En önemli mesele kubbenin iriliği ve yan duvarlara yaptığı basınç idi. Böylesine bir kubbenin ağırlığının temellere aktarılması için lazım olan mimari unsurlar o devirde henüz tam gelişmemişti. Yanlardan dışa doğru eğilen duvarlar orijinal, basık kubbenin 558 yılında yıkılmasına şahit oldular. Yapılan ikinci kubbe daha yüksek ve daha küçük çaplı tutulmuştu. Bu kubbenin de yarıya yakın kısmı 10 ve 14 yy'’arda 2 defa daha çökmüştür.
Ayasofya her devirde hazineler dolusu sarflar yapılarak ayakta tutulabilmiştir. Türk’lerin şehri 1453 yılında fethetmeleri, harap durumdaki Ayasofya’nın derhal camiye çevrilerek kurtarılmasına sebep olmuştur. Türk mimarı Koca Sinan’ın 16.yy.da eklediği payanda duvarları, 19. yy. ortasında Mimar Fossati kardeşlerin ve 1930’dan itibaren yapılan diğer restorasyonlar ve kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi önemli tamirlerdi. 2000 li yılların restorasyonları, mevcut madeni portatif iskele ile daha seri yapılabilecektir. Ayasofya 916 yıl baş kilise ve 477 yıl cami olarak, aynı tanrıya inanan 2 değişik dinin hizmetinde olduktan sonra Atatürk’ün emri ile müze yapılmıştır. 1930-1935 yılları arasında ortaya çıkartılıp temizlenen bir kısım mozaikler Bizans'ın önemli sanat eserleri arasında yer alırlar. Bizans ve Osmanlı döneminin izlerini taşıyan muhteşem mimarisi ile ülkemizin en çok ziyaret edilen ilk üç müzesinden biridir.




Şöhreti “Mavi Camii” olarak bilinen eserin asıl adı I. Sultan Ahmet Camiidir. Esas mesleğine yakışır şekilde, Mimar Mehmet Ağa Cami içerisini kuyumcu titizliği ile dekore etmiştir.

O kadar yoruluyoruz ki, kısa süreli bir dinlenme için kendimizi kaldığımız otel olan Ottoman Hotel Imperial’a atıyoruz. Odamıza çıkıyor ve kısa süre dinlendikten ve muhteşem bir Türk kahvesi içtikten sonra yine otele yürüme mesafesi 2 dakika olan Sultanhamet Camisine gidiyoruz. Türk ve İslam dünyasının en ünlü yapıtlarından birisi olan Sultan Ahmet Camii İstanbul’a gelen herkes tarafından hayranlıkla ziyaret edilirken, klasik Türk Sanatının bir diğer örneği olan Sultan Camii orijinal olarak 6 minare ile inşa edilen tek cami olam özelliği de taşıyor.  Bulunduğu yer tarihi İstanbul şehrinin daha erken yapılmış diğer önemli eserleri ile çevrilidir. İstanbul şehrinin en güzel manzarası denizden görülür. Bu şahane manzarada caminin silueti yer alır.
Camiyi görmek ve bu güzellikte namaz kılmak için birbirleri ile yarışan Müslümanlar dışında yurt dışından da bu muhteşemliği görmek için gelen yabancılar ile karşılaşıyoruz. Cami avlusundaki kalabalık nedeniyle, caminin içini görmek için sıraya geçiyoruz.

Sultanahmet Camisi: Şöhreti “Mavi Camii” olarak bilinen eserin asıl adı I. Sultan Ahmet Camiidir. Esas mesleğine yakışır şekilde, Mimar Mehmet Ağa Cami içerisini kuyumcu titizliği ile dekore etmiştir. 1609-1616 yılları arasında inşa edilen cami büyük bir kompleksin içerisinde bulunurdu. Bunlar bir kısmı zamanımıza gelemeyen sosyal ve kültürel içerikli yapılardı. Kapalı Çarşı, Türk Hamamı, aşevi, hastane, okullar, kervansaray ve Sultan Ahmet’in türbesi belli başlı kısımlardı. Caminin mimarı klasik Türk sanatının ulu mimarı olan Koca Sinan’ın öğrencisiydi ve caminin yapımında hocasının daha önce denediği bir planı, daha büyük ölçüde uygulamıştı. Sultan Ahmet Camiinin esas girişi Roma devrinden kalan hipodrom tarafındadır. Bir dış avlunun çevrelediği iç avlu ve esas mekan yüksek bir podyum üzerindedir. İç avluya açılan kapıdan ortadaki sembolik şadırvan ve etrafı çevreleyen galerilerin üzerinden, fevkalade bir harmoni ile biri, biri üzerine yükselen kubbeler görülür. İçeriye açılan 3 kapıdan herhangi birinden girildiğinde dış görünüşü tamamlayan boyama, çini ve vitray camlarının zengin ve renkli süslemeleri ile karşılaşılır. İç mekan büyük bir bütündür; ana ve yan kubbeler geniş sivri kemerlerin dayandığı 4 iri sütun üzerinde yükselir.
Caminin içini 3 taraftan çevreleyen balkonların duvarları, sayıları 20.000’i aşan şahane İznik çinileri ile süslüdür. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise boya işidir. Boya süslemelere hakim olan renk mavi değildi. Camiye isim olan mavi renk sonraki tamirlerde boyanmıştı. 1990 yılında tamamlanan son tamirde iç dekorun koyu rengi orijinal açık renklerine döndürülmüştür. Her camide olduğu gibi, yerler halılarla kaplıdır. Ana giriş karşısında yer alan mihrap yanında, şahane oyma işçiliği olan mermer minber yer alır. Diğer tarafta ise Sultanların locası balkon şeklinde görülür. 260 pencerenin aydınlattığı iç mekanı örten kubbe 23,5 m. çapında ve 43 metre yüksekliğindedir. Yakın yıllarda tamir edilerek yeniden inşa edilen camii çarşısı, eserin doğusunda yer alır. Sultan Ahmet’in tek kubbeli türbesi ve medrese binası kuzeyde, Ayasofya tarafındadır. Yaz aylarında buradaki parkta geceleri ses ve ışık gösterileri yapılır. Sultan Ahmet Camii, civardaki birçok eski abidevi yapı ve müzelerle birlikte şehir turlarının merkezinde yer alır. Minareler klasik Türk üslubunun bir diğer örneğidir. Spiral merdivenlerle şerefelere ulaşılır. Günde 5 defa, namaz vakti buralardan okunarak duyurulur. Günümüzde ezan hoparlörlerle okunmaktadır. Kubbeler ve minarelerin üstleri kurşunla kaplıdır, bunların uçlarındaki alemler ise altın kaplamalı bakırdan yapılmışlardır. Bu üst örtülerin tamiri icabında eskiden olduğu gibi ustalıkla yapılmaktadır. İslam dini her Müslüman’ın günde beş kez namaz kılmasını şart koşar. Minarelerden okunan Ezanı işiten inananlar, abdestlerini almış olarak namazlarını kılarlar. Cuma günleri öğlen namazı ve bazı diğer önemli dini günlerin namazları camilerde toplulukla beraber kılınır. Bunların dışındaki namazlar, vakitlerinde herhangi bir yerde kılınabilir. Camilerde toplu namazları hocalar, Kuran’dan bölümler okuyarak kıldırırlar. İbadet sırasında erkeklerle kadınların yerleri ayrıdır. Camilerde orta mekanda yalnız erkekler, arkalarında veya balkonlarda kadınlar ibadet ederler. Klasik Türk Camilerinin özelliği, en kalabalık günlerde bile namaz kılan topluluğun çoğunluğunun mihrabı rahatça görmesine elverişli olmasıdır.


Gezimizin ilk gününü tamamlıyoruz. Ayaklarımızın altının şiştiğini hissediyor ve kendimizi Ottoman Hotel Imperial’e atıyoruz. Gecenin kararması ile birlikte bahçesinde Türk Kahvemizi yudumlarken, ney sesi ile başka dünyalara gidiyoruz.

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte erken saatlerde kahvaltımızın ardından otelden ayrılarak Sultanahmet’tan Kabataş’a uzanan tramvaya binerek Kabataş iskelesine ulaşıyoruz. Oradan 5 dakikalık bir yürüyüş sonrasında Dolmabahçe Sarayına varıyoruz.

Dolmabahçe Sarayı: Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı üslûplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir. Sultan Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyan’ın eseridir. Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı bulunurdu. Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe Sarayının tamamlanmasından sonra terk edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı 3 katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara tarafında ise birisi çok süslü 2 abidevi kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır.
Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştı. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkarlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halıları, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidirler. Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süslerler. Pırıl, pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergilerler. Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 m. Yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. 6 Hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştı.


Dolmabahçe Sarayına girmek için sıralar oluşuyor.


Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı üslûplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir.

Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkarların bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmişti. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir. Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgah olarak kullanılan sarayda en önemli olay 1938’de Atatürk’ün ölümüdür. Halkın ziyaretine açık tutulan Atatürk’ün naşı buradan Ankara’ya gönderilmişti. Halen saraydaki saatler bu büyük Türk’ün anısına ölüm saatinde durdurulmuştur. Dolmabahçe sarayı haftanın belirli günlerinde ziyarete açık olup, görülmesi şart olan İstanbul hazinelerinden bir diğeridir.

Gezimizin son noktası olan "İSTANBUL 1453 Panoramik Müzesi" ni görmek için eski Topkapı Otgarının alanında bulunan bu yere gidiyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan bu yer daha tam olarak bilinmese de ilgi yine de iyi.  Burası 14 yıl önce Topkapı'daki Trakya Otogarı'nın olduğu, bugün ise "Topkapı Şehir Parkı"nın bulunduğu yer. Solunuza bakınca Edirnekapı'daki surları, karşıya bakınca Topkapı Surları'nı yani Kostantinopolis'e ilk Türk askerinin girdiği kapıyı ve sağınıza dönünce de Silivrikapı'daki surları görüyorsunuz.İşte Sultan II. Mehmed'in "Fatih" unvanını alışına şahit olacağınız ve İstanbul'un fethini yaşayacağınız “İSTANBUL 1453 Panoramik Müzesi" yer tam da burası.


İstanbul'un fethini burada yaşayın.


İzleyici, platforma çıktığı anda 10 saniye kadar sürecek bir şok yaşıyor.

İSTANBUL 1453 Panoramik Müzesi: 3.000 m² 'lik bir alan içerisinde çerçevesi yani sınırları olmayan 360 derecelik bir resim düşünün. Resmin en temel özelliği ona bakıldığında üç boyut etkisi uyandırması. Üç boyut etkisinin sağlanması için izleyici resme ancak 14 metre uzaklıktaki bir platformdan bakacak.

Resmin 650 m²'lik alanı gerçekten üç boyutlu ve alanda kuşatmada kullanılan topların, top arabalarının, barut fıçılarının imitasyonları var. 2350 m²'lik iki boyutlu resim alanı ise üç boyutlu bölgenin hemen arkasından başlıyor. Çalışma öylesine detaylı ki birebir insan büyüklüğünden başlayıp bütün detaylarıyla ince ince işlenerek ufka doğru küçülüyor. Eserdeki figürlerin sayısı 10 bin civarında.
Dünyada şu anda yaklaşık 30 kadar panoramik müze bulunmakta. Panoramik müzeler genellikle tarihteki önemli olayları tablolaştırmak için yapılmışlardır. En önemlileri, Waterloo Savaşı Panoraması, Osmanlı-Rus Savaşı'nı anlatan Kırım Savaşı Panoraması, Napolyon'un Moskova Savaşı Panoraması, Plevne Müdafaası Panoraması ve Mesdag Panoraması'dır. Bu panoramaların çoğu, 1800'lü yıllarda yağlı boya tekniğiyle ve olayın geçtiği yerde yapılmışlardır. Müzelerin bazıları yatay olarak bazıları da dikey olarak yarım panoramik özelliktedir.
"İSTANBUL 1453 Panoramik Müzesi"ndeki resmin dünyada mevcut 30 kadar panoramik müzeden ayrılan tarafı, hem yatay hem de dikey olarak tam panorama olmasıdır. Tam panorama, her yönde panoramik olmayı ifade ediyor. Gökyüzü de kubbesel olarak kesintisiz ve resmin üst bölümünü kapatıyor. Resim tam çerçevesiz ve sınırsız. Çerçevesi ve sınırı olan bir resim, ne kadar derinlik ve üç boyut duygusu uyandırırsa uyandırsın çerçevesini ya da sınırını görebiliyorsanız, onun sizden ne kadar uzakta asılı olduğunu anlarsınız.

"İSTANBUL 1453 Panoramik Müzesi"ndeki çalışmada resmin bittiği yer diye bir şey olmadığı için, resme bakan kişi optik alışkanlıklarıyla eserin gerçek boyutlarını kavrayamayacaktır. İzleyici, platforma çıktığı anda 10 saniye kadar sürecek bir şok yaşıyor. Bu durum, resmin gerçekliğini ve boyutlarını kavramayı sağlayacak referanslar, başlangıç ve bitiş gibi dayanak noktaları bulamamanın şaşkınlığıdır. Burası insana, kapalı bir mekana girildiği halde, bir şekilde tekrar üç boyutlu dış mekana çıkılmış duygusunu yaşatıyor.
İşte bu güzelliği de yaşadıktan sonra, unutmayacağımız hafızlarda kalacak gezimizin ardından İstanbul’a veda ediyoruz. Bu geziyi hiç unutmayacağım. Eğer sizinde yolunuz İstanbul’a düşerse bu gitmiş olduğum yerleri mutlaka görün. Bu arada Turizm Aktuel Dergisi sahibi Hasan Arslan'a, Ottoman Hotel Imperial Otel Genel Müdürü Serdar Balta ve Genel Müdrü Yardımcısı Volkan Işık ve Otel çalışanlarına teşekkrülerimi sunuyorum. ( HALİL ÖNCÜ- FOTOĞRAFLAR: GAMZE ÖNCÜ )