Y.CEMAL YÜKSEL YAZDI: '2030’A NASIL BİR TÜRKİYE TURİZMİYLE GİRMEK İSTİYORUZ?'

Y.CEMAL YÜKSEL YAZDI: '2030’A NASIL BİR TÜRKİYE TURİZMİYLE GİRMEK İSTİYORUZ?'

Bugün Türkiye 2 milyon yatak kapasitesinin sınırında. Üstelik yeni yatırımlar da devam ediyor.

Kafama takılan soru basit:

Biz neyi hedefliyoruz?

Daha fazla yatak mı? Daha fazla turist mi? Yoksa mevcut kapasiteden daha fazla gelir elde etmek mi? Kaba bir hesap yapalım.

2 milyon yatağın tamamının yıl boyunca açık olduğunu varsayarsak yıllık kapasite 730 milyon gecelik konaklamaya çıkıyor. Bunun yalnızca yarısını doldurmak için bile 365 milyon gecelik konaklama gerekiyor. 

2025’te Türkiye’ye 52,8 milyon yabancı ziyaretçi geldi. Mevcut ortalama kalış süresi 3,17 gece olarak devam ederse, 2 milyon yatağı yıl boyunca sadece %50 dolu tutabilmek için yaklaşık 115 milyon ziyaretçiye ihtiyaç var.

Elbette her tesis 12 ay boyunca açık değil. Zaten bu nedenle bu hesabı gerçek doluluk tahmini olarak değil, ulaştığımız kapasite ile mevcut talep arasındaki farkın büyüklüğünü göstermek için yapıyorum.

Bu bir tahmin değil. Kaba ama tabloyu anlatan bir kapasite hesabı.

Ama soru değişmiyor:

Talep bu seviyedeyken neden yatak kapasitesini büyütmeye devam ediyoruz?

Bu veriler ortadayken, turizmde son dönemde ortaya atılan söylemlere biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor. Çünkü ortaya konan söylemlere bakınca, hangisi tutarsa mantığıyla ilerleniyormuş hissi oluşturuyor.

Her şey dahil sistemi eleştiriliyor. Az turist gelsin ama nitelikli turist gelsin deniyor. Daha az oda ile daha fazla gelir elde edelim, turist sayısına değil turist başına gelire bakalım söylemleri giderek artıyor.

Ama aynı anda yeni tesisler inşa ediyor, yatak kapasitesini büyütüyor ve arzı artırmaya devam ediyoruz.

Bir tarafta daha az turist söylemi, diğer tarafta daha fazla kapasite. Asıl çelişki de burada.

Tesis daha iyi fiyata satsın. Turist daha fazla harcasın, daha uzun kalsın. Stratejimiz buysa buna kimse karşı çıkmaz.

Ama madem bugün daha az turistten daha fazla gelir elde etmeyi konuşuyoruz, 2 milyon yatağa gelirken neden kimse frene basmadı?

“Bu yatakları kim dolduracak?” sorusu neden zamanında ciddi biçimde sorulmadı?

Mısır'ın yükselişi bir gecede olmadı. Asya Pasifik'teki hareket de dün başlamadı. Yeni destinasyonlar, yeni yatırımlar ve yeni uçuş ağları yıllardır gözümüzün önünde.

Üstelik 2026’nın ilk 9 ayında Antalya’ya gelen yabancı ziyaretçi sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık 745 bin kişi gerilemişken. Yüksek sezonun artık geride kaldığı düşünüldüğünde, yılın kalan bölümünde bu farkın turistik hareketlilikle kapanması kolay görünmüyor.

Yılın son bölümünde COP31 ve Uzay Kongresi gibi büyük organizasyonların Antalya’ya sağlayacağı ek ziyaretçi trafiği de olacak. Bu etkinlikler olmasaydı, Antalya’nın 2026’yı daha yüksek bir ziyaretçi kaybıyla kapatması çok daha olasıydı.

Şimdi model değiştirmeyi konuşuyorsak asıl soru şu:

Bu kapasite ne olacak?

Ortada yapılmış tesisler, kullanılan krediler ve milyarlarca dolarlık yatırımlar var.

“Nitelikli turist” yıllardır kulağa hoş gelen ama çoğu zaman söylem seviyesinde kalan kavramlardan biri. Bunu yeni modelin merkezine koyacaksak önce neyi tarif ettiğimizi, bu turisti nasıl çekeceğimizi ve mevcut kapasiteyi bu modele nasıl uyarlayacağımızı anlatmak zorundayız.

Ve her şeyden önce şu soruların cevabını vermek zorundayız. Bunun için neyi değiştireceğiz? Nelerden vazgeçmeyi göze alacağız? Karşılığında ne elde etmeyi hedefliyoruz?

Üstelik mesele tesislerle sınırlı değil. Bir tesis 500 oda yerine 100 oda satarak ciddi gelir elde edebilir. Ama istihdam ne olacak?

Gelmeyen diğer 400 odanın müşterisi yalnızca otelin kaybı değil. O insanlar gelmediğinde acentanın işi, transfer şirketinin yolcusu, restoranın müşterisi, tur müşterisi, mağazanın satışı da azalıyor. Yani kayıp otelin kapısında bitmiyor, şehrin tamamına yayılıyor.

Turizm kentlerinde çok büyük bir kesim tesisin oda gelirinden değil, turistin orada bulunmasından para kazanır.

Dolayısıyla turist azalınca yalnızca doluluk değil, şehrin ticareti de küçülür. İşte zincirin halkalarının bozulmaya başladığı yer de burasıdır. Çünkü özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için turist trafiği bir yan gelir değil, İşin can damarıdır.

Daha az turist istemek başka şey. Mevcut turistten daha fazla gelir elde etmek başka şey.

Ben şu şartlarda ikincisinden yanayım.

52,8 milyon yabancı ziyaretçi gelsin ama daha uzun kalsın, daha fazla harcasın, tesisler daha iyi fiyata satsın, şehirde daha fazla para bıraksın.

Bunu konuşalım.

Ama turist sayısının artık çok önemli olmadığını söylerken yatak kapasitesini aynı tutmak, hatta artırmaya devam etmek matematiksel olarak başka bir sorun yaratıyor.

Çünkü bu kez atıl kapasite, borç baskısı ve fiyat rekabeti devreye giriyor.

“Daha az turist, daha yüksek fiyat” diye çıktığımız yol, yanlış kurulursa başka bir kısır döngüye dönüşebilir.

Yıllardır aynı şeyi dile getiriyorum.

Turizmde sürdürülebilirlik şart. Ama sürdürülebilir turizm istiyorsak önce kapsayıcı olmak zorundayız.

Sadece tesisin hesabıyla turizm politikası kurulamaz. Acentayı, transferciyi, çalışanı, yatırımcıyı, esnafı ve turizm kentini aynı hesabın içine koymak gerekiyor.

Bir model değişikliğine gidiyorsak SWOT analizini de gerçekten yapmak zorundayız.

Strateji, yalnızca işler iyi giderken ne yapacağımızı anlatmaz. İşler istediğimiz gibi gitmediğinde ne yapacağımızı da önceden belirler.

Biz ise çoğu zaman iyi ihtimalleri plan, temennileri de strateji gibi anlatıyoruz.

Rakipler büyüyor. Yeni yatırımlar geliyor. Maliyet dengeleri değişiyor. İklim ve jeopolitik riskler turizmi doğrudan etkiliyor.

Bunları sorun ortaya çıktıkça konuşmaya devam edersek yine geç kalacağız.

2030’a hangi kapasiteyle gideceğimizi, hangi pazarlara ne kadar bağımlı olacağımızı, mevcut yatırımları nasıl koruyacağımızı ve gerçekten daha fazla yatağa ihtiyacımız olup olmadığını bugünden masaya koymak zorundayız.

Yoksa bugün nitelikli turist deriz, yarın başka bir kavrama tutunuruz. Kendi rotamızı çizmek yerine şartlar bizi nereye sürüklerse oraya gideriz.

Üstelik sektörün önemli bir bölümü, 2027 sezonuna ilişkin ciddi soru işaretlerini şimdiden açıkça dile getiriyor.

Madem önümüzde kolay bir dönem olmadığı konusunda bu kadar çok ortak kaygı var, o zaman günü kurtarmaya değil 2030’u planlamaya başlamamız gerekiyor.

2030’a nasıl bir Türk turizmiyle girmek istiyoruz?

Çünkü benim hala cevabını bulamadığım soru aynı:

Bizim turizm stratejimiz tam olarak nedir?"

Y. Cemal YÜKSEL / TransGoo Turizm