CEMAL YÜKSEL YAZDI:'‘GERÇEĞİ GÖRMEK ZORUNDAYIZ!’
Toplantı, kongre, teşvik seyahati, fuar ve kurumsal etkinlik yönetimi alanlarında profesyonel çözümler sunan TransGoo Acentesinin Genel Müdürü Y.Cemal Yüksel, Son 5 yıldır Asya hattında birçok destinasyonu yerinde görmüş bir turizmci olarak ve şu anda Bali ve Vietnam da gördükleri ışığında Turizm Dosyası okurları için değerlendirmelerde bulunarak bir yazı kaleme aldı.İşte o yazı:
"Son 5 yıldır Asya hattında birçok destinasyonu yerinde görmüş bir turizmci olarak ve şu anda Bali ve Vietnam da gördüklerim ışığında şunu artık çok net söylüyorum: Türkiye turizminin sorunu turistin gelmemesi değil; bizim turistin neden başka yerlere gittiğini hala doğru okuyamamamız.
Bugün kayıp dediğimiz Rus turistler, Avrupalı turistler, yüksek harcama yapan gezginler ne hikmetse Bali’de, Vietnam’da, Tayland’da, Asya’nın birçok destinasyonunda karşımıza çıkıyor.
Demek ki mesele sadece mesafe değil.
Mesele sadece uçak saati değil.
Asıl mesele şu: İnsanlar artık sadece deniz, otel almıyor. İnsanlar bir duygu satın alıyor, estetik satın alıyor, kendini iyi hissettiren bir atmosfer satın alıyor, tatilden geriye kalacak özel bir anı arıyor.
Ve biz Türkiye olarak bu gerçeği hala görmekte zorlanıyoruz.
Olaya yine tamamen yanlış yerden yaklaşıyoruz.
Turistin ne istediğini anlamak için toplantı salonlarında aynı kişilerle konuşmak yetmez. Sahaya inmek gerekir. İnsanlarla konuşmak gerekir. Turistin neden Türkiye yerine Bali’ye, Vietnam’a ya da başka destinasyonlara gittiğini yerinde görmek gerekir.
Ben çok merak ediyorum: Bugün yatırımcılarla konuşan, turizme yön verdiğini düşünen değerli üstatlarımızın kaçı, yatırımcılarla ve tesis müdürleriyle konuşmak yerine, orta segment bir barda, sıradan bir restoranda ya da küçük bir kafede oturup gerçek turistle sohbet etti?
Kaçı hiç tanımadığı bir insanla yan yana oturup “Neden Türkiye’ye gelmiyorsun?”, “Neden Bali’yi seçtin?”, “Neden Vietnam’ı tercih ettin?”, “Tatilde gerçekten ne arıyorsun?” diye sordu?
Ben söyleyeyim: Egolardan ve her şeyi bildiklerini sanmalarından dolayı, içlerinden sadece yüzde 5’i yaptıysa yapmıştır.
Ama biz hala aynı çevrelerle, aynı bakış açısıyla, aynı masa başı yöntemlerle çözüm arıyoruz. Birbirini ağırlayan, birbirini onaylayan bir sistemin içinde gerçek problemi görmeye çalışıyoruz.
Bu yöntemle turizmin asıl sorununu görmemiz mümkün değil.
Mesela sürekli yatırımcılarla görüşülüyor. Güzel, görüşülsün. Ama şu soru hiç sorulmuyor:
Yatırımcı turizmden ne kadar anlıyor?
Halkın içinde mi?
Turistin gerçek beklentisini biliyor mu?
Bir destinasyonu sadece bina, otel, oda ve yatırım olarak mı görüyor; yoksa ruhu, estetiği, kimliği ve insana verdiği hisle mi ele alıyor?
Çünkü bizim en büyük eksiklerimizden biri bu:
Estetik yok.
Kimlik yok.
Ruh yok.
Gelelim Bali’ye…
Gerçeği söylemek gerekirse Bali, aslında bir kasaba ve bizim düşündüğümüz gibi devasa yolları, kusursuz altyapısı, geniş bulvarları olan bir yer değil. Tek şeritli yollarla birbirine bağlanıyor. Trafik felç halde. Mesafeler kısa görünse bile yol uzun sürüyor.
Hatta ana yol olan ama tek şeritli sokaklara park edilmiş motosikletlerden dolayı kaldırımda yürümek bile zorlaşıyor; resmen ana caddede yürümek zorunda kalıyorsunuz. Ama buna rağmen sokaklar full dolu. Kafeler, restoranlar, küçük dükkanlar, barlar, sahil noktaları… Her yer yaşıyor, her yer hareketli.
Ve bu bize yıllardır anlatılan bir bahanenin ne kadar yanlış olduğunu çok net gösterdi:
“Yol uzaksa turist gitmez.”
“Ulaşım zorsa destinasyon olmaz.”
“İnsanlar uğraşmaz.”
Hayır. İnsanlar uğraşır.
Ama uğraşmaya değecek bir anlam varsa uğraşır.
Biz Ubud’dan Lempuyang Temple’a, yani meşhur Gate of Heaven’a gittik. Tek yön yaklaşık 66 kilometre. Gidiş dönüş toplamda 140 kilometreye yakın bir yol. Ama trafik ve tek şeritli yollar nedeniyle gidiş dönüş neredeyse 6 saat 45 dakika sürdü.
Sabah 5.30’da yola çıktık. 8.30 gibi oradaydık. Oraya vardığımızda fotoğraf sıramız 140’tı.
Üstelik Bali’de sezon daha tam başlamamışken durum buydu. Her tarafta Rus ve Avrupalı var. Yani ortada gerçek bir talep, gerçek bir merak ve insanları saatlerce yola çıkaran güçlü bir çekim var.
Şimdi soruyorum:
İnsanlar neden sabahın köründe kalkıp, saatlerce trafikte gidip, sonra da sıra bekliyor?
Çünkü oranın bir anlamı var.
Bir duygusu var.
Bir sembolü var.
İnsanı kendine çeken güçlü bir tarafı var.
Ben tapınağın dini ya da tarihi detayına girmeyeceğim. Ama şunu söyleyeceğim: İnsanlar sadece taş, kapı, merdiven ya da manzara görmeye gitmiyor.
İnsanlar bir atmosferin, bir ritüelin, bir anlamın parçası olmaya gidiyor.
Bali’nin başarısı tam olarak burada.
Her tapınağın bir ruhu var. Her yolun, her köşenin, her ritüelin bir anlamı var. Doğa korunmuş. Yeşillikler içinde yaşamla turizm birbirine karışmış.
Sahiller talan edilmemiş. İnsanlar okyanusun karşısında istedikleri gibi oturabiliyor. Mekanlarla sahil işgal edilmemiş. Bir kahve alıp manzaraya bakabiliyor. Doğayla kavga etmeyen, aksine doğanın içinde kalan en basit alan bile insanın vakit geçirmek istediği keyifli bir noktaya dönüşüyor.
Dükkanlara bakıyorsunuz; bizdeki gibi her yer sahte marka, çakma ürün, kopya eşya dolu değil. Bali’ye özgü ürünler var. Kendi kültürlerinden, doğalarından, el işlerinden, inançlarından ve estetiklerinden beslenen binlerce farklı ürün var.
Üstelik sadece ürün değil, sokakların tamamı yaşıyor. İnsanlar sokaklarda, kafelerde, restoranlarda, beach club’larda, küçük butiklerde… Her yer hareketli, her yer dolu.
Şimdi burada durup sormak gerekiyor:
Bir destinasyonu canlı yapan şey sadece otel sayısı mı?
Yoksa sokaktaki hayat, yerel kültür, özgün ürünler, estetik mekanlar ve insanı içine çeken o atmosfer mi?
Biz ne yapıyoruz?
Kopya ürün satıyoruz.
Taklit satıyoruz.
Ruhsuz beton satıyoruz.
Sonra da buna turizm diyoruz.
Bu turizm değil.
Eşimle birlikte son yıllarda Asya’da gitmediğimiz yer kalmadı diyebilirim. Tatillerimizi de özellikle tek bir otele kapanarak yapmıyoruz. Bilerek 3-4 farklı otele bölüyoruz. Farklı bölgeleri görüyoruz, farklı işletmeleri tanıyoruz, insanlarla konuşuyoruz, mekanlarda hiç tanımadığımız kişilerle sohbet ediyoruz.
Ve her seferinde aynı soruyu soruyoruz:
Biz bunu neden yapamadık?
Türkiye’nin doğası mı eksik? Hayır.
Tarihi mi eksik? Hayır.
Denizi mi eksik? Hayır.
Antik kentleri mi eksik? Hayır.
Kültürü mü eksik? Kesinlikle hayır.
Yollarımız mı sorunlu? Asla değil.
Ama biz anlam üretemiyoruz.
İnsanı içine çeken alanlar tasarlayamıyoruz.
Estetik kuramıyoruz.
Doğa ile yapıyı birleştiremiyoruz.
Bali’de her kıyıda denize giremezsiniz. Her yerde istediğiniz gibi kalamazsınız. Ulaşım da kolay değildir. Ama insanlar yine de gidiyor.
Çünkü destinasyonun bir ruhu var.
Bizde ise Kaş, Kalkan, gibi birçok sahil bölgesi beton yığınına dönüştü. İnsanların artık istemediği şey tam da bu. Ama hala anlamakta zorlanıyoruz.
Olimpos çok rahat dünya çapında Bali gibi bir doğa, huzur ve yaşam rotasına dönüşebilirdi.
Çıralı çok daha güçlü bir ekoturizm, huzur ve kültür merkezi olabilirdi.
Ama biz ne yapıyoruz?
Betonarme binalar dikiyoruz. Doğayla uyumlu yapı üretmiyoruz. İşletme estetiği kuramıyoruz.
Bali’ye gidin, ormanın içindeki otellere bakın. Birçoğunun varlığını dışarıdan fark etmiyorsunuz bile. Çünkü doğanın üstüne çökmemişler; doğanın içine yerleşmişler.
Adamlar basit pirinç tarlalarında efsane etkinlik alanları yapmış. Biz bunu Olimpos’ta, Çıralı’da, Phaselis çevresinde, Perge’de neden yapamıyoruz?
Phaselis Antik Kenti neden yaşayan bir kültür rotasına dönüşemiyor?
Perge neden sadece gezilip çıkılan bir yer olarak kalıyor?
Olimpos neden dünya çapında bir doğa, tarih ve ruh destinasyonu olamıyor?
Bunları artık ciddi ciddi sorgulamamız gerekiyor.
Türkiye turizmi sadece resort, oda, fiyat, geceleme ve doluluk üzerinden okunamaz.
Turizm artık anlam demek.
Atmosfer demek.
Estetik demek.
İnsanların kendini o yerin parçası gibi hissetmesi demek.
Biz ise hala aynı klasik bakış açısıyla, aynı kişilerle, aynı toplantılarla, aynı çözümleri konuşuyoruz.
Ve açık söyleyeyim:
Türkiye turizmi can çekişiyor.
Bunu görmek için sadece rakamlara bakmaya gerek yok. Sahaya bakmak yeterli. Esnafın haline bakın. Otellerin 12 aylık doluluk oranlarına bakın. Gençlerin turizmden uzaklaşmasına bakın. Destinasyonların ruhsuzlaşmasına bakın.
Biz turizm yapmıyoruz; çoğu zaman turizmcilik oynuyoruz.
Bali ve özellikle Vietnam bize şunu çok net gösterdi:
Uzaklık sorun değil.
Trafik sorun değil.
Yol sorun değil.
Eksik altyapı bile tek başına sorun değil.
Asıl sorun, uğruna gidilecek bir değer yaratamamak.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla beton değil.
Daha fazla çakma ürün değil.
Türkiye’nin ihtiyacı sahaya inen, turisti dinleyen, destinasyonun ruhunu anlayan, doğaya saygılı, estetik sahibi, yeni bir turizm aklı.
Çünkü turist artık sadece tatil satın almıyor.
Turist bir his satın alıyor.
Bir anı satın alıyor.
Bir yere ait olma duygusu satın alıyor.
Ve biz bunu anlamadığımız sürece, dünyanın en güzel coğrafyalarından birine sahip olsak bile, elimizdeki değeri gerçek anlamda turizme dönüştüremeyeceğiz.
Asıl mesele şu: Biz sadece turisti değil, kendi kültürümüzü de kaybetmeye başladık.
Kendi misafirperverliğimizi, kendi yerel ruhumuzu, kendi samimiyetimizi geri plana attık.
Her şeyi bina yaparak, yatak sayısını artırarak, fiyatları anormal şekilde şişirerek turizm yaptığımızı sanıyoruz. Ama aslında çoğu zaman sadece turizmcilik oynuyoruz.
Oysa henüz geç değil.
Eğer gerçekten sahaya iner, turisti dinler, doğaya sahip çıkar, kültürümüzü yeniden merkeze alır ve misafirperverliğimizi sadece slogan olmaktan çıkarıp tekrar yaşatabilirsek; Türkiye turizmi yeniden çok güçlü bir çıkış yakalayabilir.
Çünkü artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz turist kaybediyor muyuz, yoksa turistin değişen beklentisini ve kendi turizm ruhumuzu mu kaybediyoruz?"
Saygılarımla / Y.Cemal YÜKSEL







